Fusagi hafızasının kaybetmeye başladıktan sonra bile seyahat dergilerine bakıp deftere notlar almaya devam etmişti. Kohtake bir keresinde ne yazdığına bakmıştı. Bahçe ziyareti için gittiği yerlere listeliyordu. Kohtake bunu onun peyzaj bahçıvanı olarak işine olan aşkından yaptığı bir şey olarak yorumlamıştı. Ama yanılmıştı. Not aldığı o yerler karısıyla birlikte gittiği yerlerdi. Kohtake o anda bunu görememişti. Anlayamamıştı. Bu notlar, kim olduğunu unutan Fusagi'nin tutunduğu son dallardı.
"Evet, ama bu yine de doğru bir şey değil. Yapmaman gerekir. Bir soygun yapmıyorsun elbette, ama yine de küçük çapta 'hırsızlık' sayılır."
"Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı'nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı'nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de..."
"Nen var Zeźe?"
"Hiç. Şarkı söylüyordum."
"Şarkı mı söylüyordun?"
"Evet."
"Öyleyse ben sağır olmalıyım."
İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.
Ben bu çılgınlığın ortasında fırtınalı bir denizdeki bir kaya gibi soğuk ve kıpırtısız duruyordum ve o an neler hissetmiş olduğumu şimdi bile tam olarak söyleyebilirim.Elbette öncelikle bu tuhaf hareketlerin gülünçlüğü ve taşkınlığın bayağılığı karşısında duyduğum küçümseme vardı,ama kendime itiraf etmekten hiç hoşlanmadığım başka bir şey ise karşımda gördüğüm bu fanatizmdeki hayata yönelen hararetli tutkuyu,böylesi bir heyecanı kıskanmış olmamdı.