Kendimi kariyer basamaklarım tırmanmaya hazırlanan biri gibi değil de, jet hızıyla yörüngeden çıkıp bilinmeyen parıltılı bir evrene doğru yol alan deli fişek bir elektron gibi hissediyordum.
Bütün hastalara takılan plastik bilekliği koluma takmış, o çok iyi bildiğim açık mavi hasta önlüğünü giymiş, isim isim tanıdığım hemşirelerin önünden geçip bir odaya alınmıştım - yıllar içinde yüzlerce hasta muayene ettiğim hastane odasına! Hastalarımla konuşup ölümcül teşhislerin ya da karmaşık operasyonların açıklamalarını yaptığım odaydı burası. İyileşen hastalarımı tebrik ettiğim, mutluluklarına tanık olduğum, gerisingeri hayatlarına uğurladığım odaydı burası. Kaybettiğimiz hastaların ölüm haberini paylaştığım, sandalyesinde oturup lavabosunda ellerimi yıkadığım, markör tahtasına talimatlar karalayıp takviminden yaprak kopardığım odaydı burası. Hatta çok yorgun olduğum zamanlarda, yatağına kıvrılıp uyumak için can attığım odaydı burası. İşte şimdi o yatakta yatıyordum, ama cin gibi uyanıktım.
Ölüm varsa hayatın anlamı ne diye soranlar, Her nefesle günden güne havaya karışanlar!
Meçhuldür sizden sonrakiler, unutuldu hep öncekiler.
Ruhlar baki olsa da, zamana yenik düşer fani bedenler.
Ey okur! Öyleyse, zamanın hakkım ver, hâlâ vaktin varken, Ne diye ölümü kovalarsın, henüz hayattayken!
İngilizce “şiir” anlamına gelen poem sözcüğü eski İbranice’den gelir ve sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde “çakılların üzerinden akan suyun sesi” demektir.