Kitap, 1915 yılında Gelibolu Yarımadası’nda gerçekleşen Çanakkale Savaşı'nı anlatıyor. Ancak bu yalnızca bir savaş değil, Türk milletinin bağımsızlık iradesini ve vatan sevgisini ortaya koyduğu bir diriliş destanıdır. Destan diyorum, çünkü; Çanakkale Savaşı’nı anlatırken kuru bilgiye sığınmadan; barut kokusunu, top seslerini, siperlerde titreyen ama asla eğilmeyen yürekleri bire bir hissettiriyor.
Gazeteci- yazar olan bir adam, Çanakkale Savaşı'nı konu alan bir kitap yazmak istiyor. Ve bunu da Çanakkale Savaşı'na bizzat tanıklık etmiş, savaşı yerinde yaşamış bir Gazi'yle röportaj yaparak yapıyor. Kitabın sonunda Gazi'nin kim olduğunu okurun görüşüne bırakıyor. Ama hikayeyi dinleyince kim olduğunu tahmin etmek o kadar da zor olmuyor. (Bu konuda spoiler vermek istemiyorum.)
Hikaye şu şekilde: Daha önce kocasını Sarıkamış'ta donarak şehit veren Çankırılı bir kadının önce büyük oğlunu İstanbul'a okumaya gönderip sonra oğlu hakkında hiçbir haber alamamanın verdiği acıyla baş etmeye çalıştığı bir dönemde seferberlik ilan edilecek ve köyün muhtarı küçük oğlunu da kadından istemeye gelecek. Ve kadın, küçük oğlunu da Gelibolu'ya savaşa gönderecek. Hikâyenin bundan sonrası bu küçük oğlan üzerinden dönecek. Gelibolu'ya ilk gittiği günden son gününe kadar, atlattığı badireler, arkadaşlarının bir bir gözünün önünde şehit edilişini, cephe anıları, cephe arkasında yaşanan siyasi gerilimler... Hayat hiç kolay olmayacak onun için.. onbeş günlük bir izin kullanıp Çankırı'ya annesine gidecek ama köyden dönerken cepheye zaten ruhunu çoktan teslim etmiş bir bedenle savaşa tekrar dahil olacak.. Unutmak isteyip de unutamayacağı çok tesirli olaylar yaşayacak...
Yazar, tarihi olayları belgelerle temellendirirken anlatımına edebî bir ruh katarak sayfalarda yalnızca bir askerî mücadeleyi