“Ama bunu büyükler oynar, canımın içi,” diyecektim. “Ve üç kişiyle oynanır.
Dördüncü katılırsa oyun değişir ve ikili takımlar halinde oynanır. Sonra,
‘İkililerden birine, üçüncü biri katılır ve böylece bazıları anlar ki, asıl olan birdir
ve bir esastır. Fakat nedense bir’i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya
çalışırlar. İki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil
baştan.”
Ne olmuştu da, “Seninle dünyanın her yerine gelirim,” diyen Müzeyyen,
durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken
getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen’di? Ya da Müzeyyen kimdi?
İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben
de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık
olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu
gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden
kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...