• Bir aciz kalışın hikâyesini anlatmak istedim. Okumak isteyen olursa diye buraya bırakayım, kitapla kalın :)


    Gök gürültüsü. Yağmur. Bambulardan yapılma evin tavanındaki küçük bir delikten yağmur suları sızıyor. Evin küçük oğlu bulduğu kil kabı, koşar adımlarla getirdi, düşen damlaları tam içine alacak şekilde hizaladı kabı. Tahta masada evin babası Wei, masanın en başında oturuyor, onun solunda Wei'nin bugün haydutların elinden son anda kurtardığı eski samuray Feng duruyordu. Feng'in karşısı ise daha yeni kabı getiren küçük Mao ile dolacak, babanın tam karşısına da mutfakta yaptığı patatesli köftenin kokusuyla çoktan herkesin iştahını açmış olan Lu gelecekti ki işte geldi. Sakince elindeki tepside olanları masaya boşalttı. Mao da annesinin doldurduğu tabakları servis etmek için bekliyordu. Annesi ilk tabağı ona verince, aynı anda babası ve Feng'in ona baktığını gördü. Önceliği yaşlılığa mı yoksa alışkanlıklara mı vereceğini bilemeyip, biraz bocaladı ise de önce babasının önüne koydu, sonra da diğer tabağı Feng'in önüne. Nihayet Lu da kendi yemeğini aldı ve yerine oturdu, her şey tamamdır.

    Nimetler için Tanrı'ya şükrettikten sonra kaşıklar ellere alındı. Herkes o leziz köftelerin kokusunu biraz daha içine çekmek için tabağını koklarken, Feng dimdik şekilde durup, kapıdaki iki eğri bambunun arasından izleme fırsatı bulduğu yağmurun kokusunu çekti bir süre içine.

    Wei hemen yanında oturan bu ihtiyar samuraya belli etmemeye çalışsa da oldukça sinirliydi. Bunca zaman samuraylık yapmış birisinin, böyle tehlikeli yollarda yürüyor olmasına bir türlü anlam veremiyordu. Üstelik Wei eğer sırtına indirilmeye ant içmiş o katananın rüzgarını hissedip kenara kaymasaydı, pekâlâ ölebilirdi. İşte onu da asıl sinirlendiren buydu: Başkasının hayatını, ondan daha çok düşünmek.

    Bir şekilde lafa girip iğnelemek istedi. İhtiyar, köfteleri tabağın bir köşesinde biriktiriyor, patatesleri ise yiyordu. Wei seslendi:

    - Köfteleri sona mı saklıyorsun ihtiyar? Bu yaşta sindirimi zor olabilir, hiç yeme istersen.

    Eşi tabağın üstünden aşırdığı gözleriyle kocasının yaptığı hareketi kınadı. Sen karışma, dercesine işaret yaptı Wei. İşin garip tarafı, cümleyi duyduktan sonra bir saniyeliğine duraksayıp cevap vermeden tekrar yemeye koyulan Feng'di. Wei ise güçlüydü, o en iyiydi, bu kasabanın lideriydi. Huzurunda sadakatsizlik yapılamaz olandı.

    - Söylesene ihtiyar ne zaman öleceksin?
    - Wei, yeter!

    Karısı dayanamayıp araya girdiğine pişman oldu hemen. Feng ise kullandığı chopstick'leri(çubukları) bir kenara bıraktı, koynundan çıkarttığı mendiliyle yavaşça ağzını sildikten sonra sakin bir şekilde cevapladı:

    - Tanrı ölümümü benim bilmediğim bir sonraya saklıyor olabilir. Tıpkı tüm insanlar için de geçerli olduğu gibi.
    - Senin şu köfteleri sonraya sakladığın gibi mi?
    - Bunun, dedi Feng. Komik olduğunu mu düşünüyorsun?

    Wei daha fazla dayanamayıp yumruğunu masaya koydu. Ayağa kalkıp Feng'e yukarıdan bakarak saydırmaya başladı.

    - Bu kadar yeter ihtiyar samuray bozuntusu! Kendinin farkında değil misin sen, ha!? Her zaman böyle başkalarını tehlikeye mi atarsın kendin için? Kendini koruyamayacak kadar güçten düştüğünün farkında değil misin? O kızıl güneşin altında kara zırhını giydiğin günler sona erdi artık anlamıyor musun? Senin bundan sonra yapacağın en fazla evinde oturup bahçenle ilgilenmek! Bugün orada ölseydim, şimdi burada ne sen olurdun ne ben, bir sandalye eksilirdi.

    Nefes nefeseydi. Boğazındaki pembeli yeşilli damarlar ayırt edilebiliyordu. Feng biraz olsun onun sakinleşkesini bekledi ve söze başladı:

    - Aileni ve kendini sadece kılıçla mı koruyabileceğini, hayatta tutacağını sanıyorsun. Hemen şimdi, şu anda oğlunun nefes borusuna iri bir köfte kaçsa, nasıl çıkartmayı planlıyorsun? Oğlun yerde öksüre öksüre, nefes alamamaktan yüzü morarmış, gözleri kanlanmış vaziyetteyken bile, sırtına vurmaya devam mı edeceksin? Bir köfte gibi absürt bir şey yüzünden ölse, kimi suçlayacaksın? Eşini mi? Etini yediğiniz hayvanı mı? Etrafındaki her şeyi suçlamalaktan...

    Masaya inen bir yumruğun sesi Feng'in sözünü kesti. Oğlu ard arda öksürüyor, iki eliyle boğazını tutuyor, diğer eliyle döşüne yumruk atıyordu. Morarmıştı. Feng yerinden kalkıp müdahale etmek istedi. Wei "Sen karışma ihtiyar! Ben hallederim." diye karşı çıktı. Gerçekten de oğlunun sırtına vuruyordu ama değişen bir şey yoktu. Morarmanın da ötesinde bir hal alıyordu çocuk. Feng "Çekil kenara!" diye bağırıp eliyle Wei'yi itti. Yerde kıvranan çocuğu kaldırdı, arkasına geçti, iki eliyle çocuğu göbek hizasında belinden kavradı ve ellerini birbirine kilitledi. Yumruk gibi üst üstr binmiş elleri kendine doğru güçlü bir şekilde bastırdı. Çocuğun boğazından hırıtılar duyuldu. Feng bir kez daha var gücüyle aynı hareketi yapınca, çocuğun boğazından fırlayan köfte parçası, babasının ayaklarının önüne düştü. Çocuk yavaş yavaş o narin, beyaz tenine tekrar kavuştu. Lu oğlunu ölecek sandığından ağlıyordu. Wei'nin göz bebeği neredeyse rengini kaplayacak kadar büyümüştü. Şaşkınlıkla, dehşet içinde Feng'e bakıyordu.

    Feng yürüdü, yerdeki köfte parçasını aldı ve Wei'nin karşısına geçti. Köfteyi Wei'nin göğsüne sıkı sıkıya bastırdı. "Kılıç her şey değildir, sersem herif!"

    Feng torbasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz rüzgarın şaşırttığı yağmur taneleri evin içine doluştu. Torbasından çıkarttığı bambu şemsiyesini açtı ve karanlıkta yürüyerek kayboldu. Ne Wei, ne Lu ne de küçük Mao bir daha hayatlarının hiçbir anında Feng'e denk gelmediler.
  • Elektriğin sadece seçkin salonlarda bir grup snobu aydınlatmak için değil, tam tersine, insanlığın karanlıkta sorunlarını aydınlatmak amacıyla var olduğuna inanıyorum.
  • Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak.
    Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.

    Nazım Hikmet
  • Karanlıkta bağırıyorum: “Görecek ne var?”
  • Bir ayak sesi duymayayım
    kapıya koşuyorum
    gelen sen misin diye
    bir sarı saç görmeyeyim
    yüreğim burkuluyor
    ağlamaklı oluyorum
    her şey bana seni hatırlatıyor
    gökyüzüne baksam
    gözlerinin binlercesini görürüm
    bir rüzgar değse yüzüme
    ellerini düşünmeden edemem
    yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
    tadı senden gelir
    yediğim yemişlerin
    içtiğim içkilerin
    ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
    bu emsalsiz hüzün
    seni beklediğim içindir

    resmine bakamaz oldum
    uykulardan korkuyorum artık
    utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
    şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
    şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
    şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada

    ve şu saat geldiğin anda
    durabilir sevincinden
    zaman çıldırabilir
    çünkü benim dünyamda
    ölümsüzlük, seni sevmek demektir.

    bir çocuk doğmayı bekler
    bir ağır hasta ölmeyi
    bitkiler yağmur ve güneşi bekler
    yalnız bir kadın sevilmeyi
    ve düşün ki bir adam
    içinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
    seni bekler
    asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi

    sen gelinceye kadar
    pencerem kapalı duracak
    rüzgar gelmesin diye
    artık perdeleri açmayacağım
    gün ışığı girmesin diye
    sonra kahrolacağım
    bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
    ve günlerce gecelerce haykıracağım
    nerdesin diye, nerdesin?

    bir gün bu kapıdan sen gireceksin
    biliyorum
    ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
    yıllarca sonra
    öldüğüm gün bile gelsen
    bütün bu bekleyişimi ve öldüğümü unutup
    çocuklar gibi sevineceğim
    kalkıp sarılacağım ellerine
    uzun uzun ağlıyacağım.

    https://youtu.be/hS5MRM2iJLg
  • İş dünyasında başarının zirvesine ulaştım. Diğer insanların gözünde, benim hayatım tam bir başarı örneği.

    Ancak, çalışmanın yanında mutluluğu çok az yaşadım. Sonuç olarak, zenginlik ve varlık hayatın alıştığım bir yönü oldu.

    Şu anda bir hasta yatağında tüm hayatımı gözden geçirirken, kıvanç duyduğum tüm zenginlik ve tanınmanın ölümün karşısında solduğunu ve anlamsızlaştığını anlıyorum.

    Karanlıkta bana hayat desteği veren cihazların yeşil ışıklarına bakarken onların çalışma uğultularını dinliyorum. Ölümün nefesinin giderek yaklaştığını hissediyorum…

    Şimdi şunu biliyorum; hayatımız için yeteri kadar varlık elde ettiğimiz zaman, zenginlikle ilgisi olmayan konuların peşinden gitmemiz gerekir… daha önemli olan şeylerin:

    Belki dostluklar, belki sanat, belki de gençlik yıllarında kurduğumuz hayaller…

    Sürekli olarak zenginliğin peşinde koşmak insanı benim gibi eğri büğrü hale getiriyor.

    Allah hepimize zenginliğin oluşturduğu illüzyonu değil, herkesin kalbindeki sevgiyi hissedebilmemiz için duygular verdi.

    Kazandığım zenginliği ve varlığı birlikte götüremiyorum.

    Birlikte götürebildiğim tek şey sevginin oluşturduğu hatıralarım.

    Sizinle birlikte olan, size güç veren ve size yola devam etmeniz için ışık veren gerçek zenginlik işte bu sevgi dolu hatıralar.

    Sevgi binlerce kilometre gidebilir. Hayatın sonu yok. Gitmek istediğiniz yere gidin. Ulaşmak istediğiniz yüksekliğe ulaşın. Hepsi sizin kalbinizde ve ellerinizde.

    Dünyada en pahallı yatak nedir biliyor musunuz? – “Hasta yatağı” …

    Sizin için arabayı sürmesi için bir kişiyi kiralayabilirsiniz. Sizin için para kazanması için bir kişiyi isdihdam edebilirsiniz. Ancak hastalığınızı sizin için taşıyacak kimseyi bulamazsınız.

    Kaybedilen materyaller bulunabilir. Ancak kaybolduğu zaman asla bulamayacağınız birşey var – “Hayat”.

    Bir insan ameliyathaneye girdiğinde, o ana kadar okumayı bitirmiş olması gereken bir kitabın olduğunu farkediyor – “Sağlıklı Hayat Kitabı”.

    Şu anda nasıl bir hayat sahnesinde olduğumuzla, zaman içinde, perdeler aşağıya inince yüzleşiyoruz.

    Ailenizin, eşinizin ve dostlarınızın sevgilerine değer verin.

    Kendinize iyi bakın. Diğer insanlara şevkat gösterin.
  • Aynı sokak geçtim, geçiyorum illâki önümüzdeki hafta da oradan geçeceğim salı günü salı, çarşamba, sonrasında perşembe yeni perşembe..
    Yol benim sokak benim ayaklarımın altındaki kaldırımlar tanıdık çünkü.. kaldırımlar her yerde tanıdık olmaz mı? aynı gri ve kenarları nemli olmalı..
    Ayrık otları bir aydır orada tahminimce konusu açılmışken neden bu sokaktan geçtik sen söylesene? Yüzün hazır yüzüme dönük gözlerin hazır saçlarımın hizasındayken sorabilirdim belki. Yüzünün bana dönük ve de saçlarımın hizasında olduğunu hatırlıyor musun?
    Beni görmüş olmalısın oradaydım.
    Bir adım ilerde iki adım sonrasında üç yine üç..
    karşımda karanlıkta defalarca toprağa tutunan yonca..
    Gülümsüyordun..