Yıllar sonra, Ishiguro'nun zihnimin karanlık köşelerinde bıraktığı ince sızıyı anlamlandırmanın bir yolunu buldum ve bu yazıyı kaleme almamın tek nedeni de bu aslında: yeni bir keşfin heyecanı!
Beni Asla Bırakma'yı okurken hikâyenin derinliklerine çekildikçe hep bir şeyleri gözden kaçırıyor olduğumu hissediyordum. Kitabın kapağını kapattığımdaysa sanki her şey yarım kalıyor gibiydi. Ne düşünmem gerektiğini bilemiyordum. İçimden "Kaç, kurtul buradan! Hâlâ ne duruyorsun!" diye bağırmak geliyordu. Bu kadar etkilenmemin sebebi o zamanlar fark edemesem de oldukça açıktı. Çünkü gerçekte, Kathy gibi benim de elimden beklemekten başka bir şey gelmiyordu.
Ishiguro'nun gölgelerinden arınabilmek için aklıma gelen tek çareye başvurdum: kendimi filmin kollarına bıraktım. İhtiyacım olan mutlu sona orada kavuşacağımı sanıyordum ama yanılmışım. Tommy'nin çığlıklarını duyduğumda göğsümün sıkıştığını hissettim. Film, kitabın yalnızca kötü bir versiyonu olsa da bu tek sahne tüm kalbimi parçalara ayırmaya yetti.
Günden Kalanlar hakkında uzun uzadıya bir yorum yapmayacağım. "Yine bir yarım kalmışlık..." demek geliyor içimden sadece. Ve gelelim Klara ve Güneş'e; aynı hislerle dolu üçüncü bir yolculuğa.
İşte tam burada Hitchcock giriyor devreye ve seyircilerin, karakterlerden daha çok şey bilmelerinin ne kadar önemli olduğundan söz açıyor. İki masumane insan her şeyden habersiz sohbet ederken; izleyicilerin, bu iki kişinin oturduğu masanın altındaki patlamaya hazır bir bombanın varlığından haberdar olmalarının ne kadar da heyecanlı olduğundan söz ediyor. Nereye varacağımı artık siz de biliyorsunuz değil mi?
Ishiguro'nun okuduğum bütün kitapları bu bombalarla dolu! Her bir serüven boyunca kötü bir şeyler olacağını okuyucular olarak hissediyoruz ancak her şeyin ne zaman tepetaklak olacağını