Evet, Müslüman’ın elbette evi de olabilir arabası da; lakin bu dünyalıklar kalbinde değil, yerinde olmalıdır. Hem bunlara kalbini bağlayıp da malı, mülkü putlaştırmamalıdır.
Evet, şu kısacık dünya hayatı nerede altından ırmaklar akan, ebedi cennet hayatı, ne gözün gördüğü, ne kulağın işittiği ne de insan kalbinin hatırına gelen ikram ve ihsanlar nerede? O hâlde mümin ahireti unutup, dünyaya gönül vermez ve vermemelidir.
“İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah’ın hesabı çok süratlidir.”
(Bakara Sûresi, 2/200-202)
Evet, bu ve benzeri hadisler, hak din İslâm'ın dünya ve ahiret arasında mükemmel, muhteşem ve harika bir denge kurduğunu gösterir. Şöyle ki: İslâm ne Hristiyanlardaki ruhbanlık anlayışında olduğu gibi dünyayı bütünüyle terk etmeyi, ne de Yahudilerde müşahede edildiği gibi tabiri caizse dünyaya tapacak derecede şiddetli bir hırsla dünyaya sarılmayı ve saldırmayı kabul eder.