• Koca bebek odasını terkedip karanlıklara dalıyor. O geceyi de pek hatırlamıyor. Yalnız, bir kadın etinin lezzetini ilk tadış.Kadın hakkında hiçbir şey bilmiyor. Kasaba kerhanesinin bu hasta oruspusuna tutuluş.
  • 628 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    #okudumbitti #kitapyorum
    #ışıltıserisi #koruyucu

    .
    "Gözler..
    Kısaca 'göz' dediğimiz yeteneğe sahip olan hizmetkâr, ne kadar uzakta olursa olsun, kendisiyle; kendisiyle iletişimde bulunan insanlara ve en önemlisi de öncüyle ilgili her olayı, eş zamanlı olarak görür ve gerekli kişilere aktarır. Çok sistematik, makine gibi işleyen bir zihne sahiptir. Ayrıntıları kolayca farkı edip aktarım sırasında, bir şekilde, öncüsünü ya da ilgili kişiyi uyarabilir."
    .
    Herkese Merhaba
    .
    Bugün sizlere #fantastik türünde olan #ışıltıserisi 'nin ikinci kitabı #koruyucu 'nun yorumu ile geldim. İlk kitabı #ışıltı 'yı severek okudum ve #koruyucu kitabında da macera kaldığı yerden devam etti. Yazarın kaleme aldığı kurgu muazzamdı, lakin tek sıkıntı çokça betimleme ve ara ara tekrarların olmasıydı. Onun dışında benim için harika bir yolculuk oldu.
    .
    Işıltı kitabında güçlerinin farkında olmayan karakterler artık güçlerinin farkına varırlar. Ve haliyle savaş kaçınılmaz olur. İşte asıl savaş şimdi başlıyordu.
    Hazır mısınız?
    .
    Luce kendinden geçmiş kâbus dolu günler geçiriyordu. Kasabanın şehir suyuna karıştırılan virüs Luce hariç herkesi hasta eder ve herkes hastanelere akın eder. Haliyle kasaba komple karantinaya alınır, sadece acil yardım ekipleri ve askerler tedbir alarak girip çıkacaklardır. İşte asıl bundan sonra kitap akıyor...
    .
    Peki bu virüs herkesi etkilediği halde Luce ve arkadaşlarını neden etkilemez? Şehrin suyuna bu virüsü kim neden karıştırdı dersiniz? Bu adam neden Luce ve Luce'yi seven herkesi yok etmeye çalışır? 39 yıl sonra gördüğü babasının bu olaylarla alakası var mı?
    .
    Ve tüm bu olumsuzluklara rağmen Paul ve Luce büyük aşklarını artık evlilikle noktalamayı düşünürler... Onların büyük aşkı nasıl sonuçlanacak dersiniz.. Tüm bu soruların cevapları ve daha fazlası kitapta..
    Efsane bir aşkın yanı sıra, heyecan dolu bir yolculuğa çıkmak isteyenler bu seriyi okumanızı öneririm.
    Sizde onların ışıltılarıyla ışınlanın der, türü sevenlere tavsiye ederim...
    .
    @ozlersuder kaleminiz her daim ışıldasın
    @lunayayinlari
  • 272 syf.
    ·9 günde
    ( Aziz Nesin ve eserleri ile ilgili 2021 Mart ayı okuma etkinliği oluşturarak benim de uzun zamandır okumadığım Aziz Nesin'i okumamı sağlayan Ebru Ince 'ye çok teşekkür ederim. )

    • Mizahı; toplumundaki sorunların aksayan yönlerini göstermede bir silah olarak kullanan Aziz Nesin, güldürürken düşündürmeyi, düşündürürken de bizlerin anlatılanlardan ders çıkarmasını istiyor. 1961 yılında yayımlanan Zübük, Aziz Nesin'in bu anlayışını en iyi yansıtan eserlerinden.

    • " İt Kağnı Gölgesinde Yürür De Kendi Gölgem Sanırmış. "
    Kitabın alt başlığında yer alan ve romanın ilk bölümünde paylaşılan bu atasözü, tüm kasaba halkını yıldıran İbraam Bey'in; kendiliğinden adını çıkarıp, itibarını yükselterek önünde mebusluğa kadar uzanacak yolu açarken, sona geldiğinde "ters açtığı kapı"nın talihsizliğiyle hüsrana uğrayacağı hikâyesinin -ana fikri- niteliğinde. Çünkü; "Başkasının korumasıyla, arkaya almasıyla iş yapan akılsız - yeteneksiz kişi, desteklendiğini unutarak kendi gücüne inanır!.."

    • Türkçe'ye "Zübük" kelimesini kazandıran A. Nesin, asıl ismi Zeybekzâde İbrahim olan roman başkişisine; « halk arasında kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, menfaatçi, çıkarcı, dolandırıcı, yalancı ..» anlamlarında kullanılan "Zübük" sıfatını uygun görür. Zeybekzâde İbrahim Bey'in adı, kendisinden yaka silken kasabalı tarafından "Zübükzâde/Zübük İbraam" olarak yer eder ve daha sonra bu kelime, toplumumuzda bu tipler için kullanılan genel bir ifadeye dönüşür.

    • 22 bölümden oluşan romanda "Zübük'ün hikayesi, farklı bakış açılarından okuyucuya sunulur. Kasabaya gelen Almanca öğretmenine anlatılan bu hikayelerin, anlatıcıları, kasaba halkından kimselerdir. Her birinin hikayesi ayrıdır. Ama ortak noktası aynıdır: Zübük. :))

    « Bu Zübükzâde, memleketimizin yüz karası ama, neylersin bey, bir kere mevcut bulunmuş; atsan atılmaz, satsan satılmaz. İster istemez çekeceğiz bu namussuzu. Başka hiç bir umarımız yok.» (11)

    • Peki kim bu Zübük? Kasabalıya ne etmiş de tüm kasaba halkı, ondan yaka silker olmuş?
    Aklı Evvel Bedir Hoca'nın oğlu Kara Bela'nın anlatmasıyla başlayan ve diğer mağdurların da anlatmasıyla devam eden Zübük'ün maceralarında ne yok ki.. Evime hükümet gelecek diye tüm kasabalıya yalan söylemiş, kasabada kendi itibarını yükseltmek için adını çıkarmış, Ankara'da falanca tanıdığım çok diyerek 'rüşvet' almaya başlamış, kaptırdığı parasını istemeye gidenden üstüne para almış, canına tak edip de öldürmeye gideni donlarına kadar soymuş... Hangi taşı kaldırsan altında Zübük.. Öyle ki ilçe ortaokuluna atanan Almanca Öğretmeni dahi mektuplarına Zübük ile başlar olmuş:

    « Mektubuna ister istemez Zübük'le başlamak zorundayım. Çünkü burada ondan başka hiç kimse, hiçbir şey yok dersem, inan... Burda var olan canlı cansız her şey Zübükzade'yle var olabiliyor.» (178)

    • "Zübük iki şeyi çok iyi biliyor: Biri parti adına bizim onu kullandığınızı, ürüyen it diye öne sürüp saldığımızı biri de kendisinden kasabaca yaka silktiğimizi. " diyen kasaba halkı, gerçekte Zübükzâde'nin kim olduğunu bildikleri halde her seferinde Zübük'ün yalanlarına inanmaya mahkumdurlar. Hatalarından ders çıkaramadıklarından, şahsi çıkarlarını ön planda tutup birlik olmayı beceremediklerinden, belki de her seferinde 'bir zibidi' ye inanmayı seçtiklerinden... Böylelikle kendisini amaca götürecek her yolu mübah gören Zübükzâde, kasabalıyı bir kukla gibi oynatarak siyasette umduğu gibi belediye meclisinden belediye başkanlığına, oradan milletvekiliğine kadar ulaşır.

    • Bütün bu anlatılanları dinleyen Almanca öğretmeni, Aziz Nesin'in kendi fikirlerini doğrudan taşıyan kahramanı/sözcüsü diyebiliriz. Tüm duyduklarında rağmen o da Zübük'ün mağdurlarından biri olmaktan kendini kurtaramaz. Bu nedenle kitabın sonunda yaşadığı -topluma ve kendi-sine en iyi eleştiriyi yine öğretmenin kendisi yapar:

    « Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük bir tane değil biz hepimiz birer zübüğüz.
    Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük biz de bizim içimizde. (303)

    Gerçekte, zübük biziz, benim, sensin... Karşımıza bir zübük çıkıyorsa onun zübüklüğünde bizim de parçamız var.

    Ama gerçekten zübüklerden, kendi zübüklüğümüzden kurtulabilecek miyiz? İşte bu soruya cevap veremediğim için nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum.» (304)
  • 184 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10 puan
    Paulo Coelho 'Nun okuduğum ilk kitabı da diyebiliriz. Beklemediğimden de iyiydi.
    Bescos kasabasına gelen' Yabancı' ve şeytanı, yanında 10 altın külçe ve kasaba halkına bir teklifi vardı. Teklifi ettiği otelin barında çalışan Chantal, Yaşlı Berta.. Halkın öğrendiği andan itibaren yaptıkları, düşündükleri..
    Chantal' ın iyi ile Kötü arasındaki mücadelesi, Yabancının geçmişte yaşadıkları ve kendi adaletini kendince sağlamaya çalışması, Berta'nın ölen kocasını görmesi, ve görüye sahip olduğunu düşünmesi, Bescos'a yardımcı olmak istemesi..
    İyi ile kötünün savaşı, çatışması, insanların içleri, kasabada kalmaları ama içten içe daha farklı düşünmeleri..
    Yazarın kalemini sevdim. Kurgusunu gerçekten iyi yazmış. İnsana kendini bile sorgulatabilen bir kitaptı.
    Okuduğum tek Coelho kitabı olmayacak. Oldukça sevdim. Diğer kitaplarına bakacağım.
    Sizlere de sonuna kadar okumanızı öneririm kitabı. 184 sayfa. Meraklandıran bir yapısı da var.
    Her insanın içinde İyi ve kötü vardır..
  • 190 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10 puan
    1962 yılında yazılan, Miss Marple’nin olduğu ve alıntılarını da sık sık İngiliz şair Lord Alfred Tennyson’un (1809-1892) The Lady of Shalott şiirinden alıntılarla konuştuğu ve aynı kitaptan da adını ilham alan eserdir.

    50’li yılların İngiltere’sinde küçük bir kasabada bir film setinde geçer olaylar. Ne acayiptir ki bu kitabın bir filmi de vardır. Kasaba düzenleme komitesinden bir kadın (direkt komiteci mi yoksa sekreter mi not almamanın yüksek kültürünü yaşıyorum) zehirlenerek öldürülür. Miss Marple bu sefer yeğeni Müfettiş Craddock ile bilmeceyi çözmek için mücadele edecektir.

    Keyifli okumalar dilerim..
  • Sen Boxer, şu iri kasların gücünü yitirir yitirmez, Jones seni sakat ve ihtiyarlamış atları satın alan kasaba satacak. Kasap da boğazını kesip seni kazanda kaynatacak ve av köpeklerine mama yapacak.
    George Orwell
    Sayfa 12 - Venedik Yayınları
  • BİZDE KADIN PROBLEMİNİN YOZLAŞTIRICILIĞI

    Türkiye'nin öteki Sosyal ilişki ve çelişkilerine girebilmek için ve girmeden önce, başlı başına bir alt mahkûm Sosyal Sınıf durumunda olan en büyük mazlum sınıfımız, en büyük sömürülen sınıfımız: Kadın yığınımız üzerinde çok durulmalıdır.
    Sosyal Stratejimizin hem en sonuncu, hem en birinci gelen katı: Kadın - Erkek sınıflaşmasıdır. Bu sınıflaşmanın en açık ve keskin olanı Köy katında görünür. Ama gerçekte Kadının ezilen - soyulan bir mahkûm alt sınıf oluşu, Türkiye toplumunun Köy - Kasaba - Şehir bütün katlarında en yaygın bir sosyal ve orijinal trajedimizdir.

    O sosyal sınıf trajedimiz üzerinde bir kaç tarihcil kesit yapıp, aydınlığa kavuşmadıkça, öteki ne Modern Üst Sosyal katımızı, ne Ortaçağ artığı Orta Sosyal katımızı derinliğine kavramak olağanlaşamaz. Düşünce ve davranışlarımızda, boyuna takıldığımız bir boşluk ve eksik kalır.

    Bütün sosyal yapımızı, bütün sosyal katlarımızı, bütün sosyal ilişkilerimizi iliklerine dek zehirleyen, soysuzlaştıran hep o boşluğun gizlediği acı gerçekliktir. Her insanımızla birlikte kadınımızın da, değil yalnız yaşantısını, bütünü ile insanlığını, hele bütünüyle mutluluğunu kankıranlaştıran en ağır karmaşık ufunetlerimiz: Kadın - Erkek Sınıflaşmasının yarattığı Kölelik durumundan ve tutumundan ve psikolojisinden kaynak alır.

    0 nedenle, öteki Modern çağ Sosyal Sınıflaşması ve Ortaçağ kalıntısı Sosyal Sınıf ilişki ve çelişkisi konusundan önce, büsbütün ayrı ve ayrıcalı bir önceliği, kadın konusuna vermemezlik edemeyiz. Çünkü Kadın - Erkek Sınıflaşması: Bir vuruşta, milletimizin yarısını hem sömürge mahkûm sınıf, ezilip soyulan alt sınıf durumuna sokuyor, hem Topluma ve İnsanlığa yabancılaştırıp yitiriyor, yok ediyor .

    1965 Ekim 24 günü, Türkiye'nin 31 milyon 391 bin 207 nüfusu sayıldı. Bunun 15 milyon 445 bin 439 kişisi, kadın adlı Toplumca herşeysi örtbas edilen Alt mahkûm sınıf insanımızdır... Yarısı yadlaşmış, altlaşmış, var iken yok edilmiş bir milletten hayır gelir mi?

    Dün olduğu gibi, bugün de Türkiye'nin bütün ekonomik, sosyal, politik, kültürel ve ilh.. problemlerini daha doğmadan boğan, bütün insancıl ilişkilerini son derece yozlaştıran, soysuzlaştıran birinci sakatlığımız burada toplanıyor. Ana Kadın'ın Tarih ve Toplum dışı bırakılmasından doğan dilsiz trajedi, dönüp dolaşıyor, Türkiye'nin, topal eşekle bile Kervana katılamayan Uygarlık dışı kalış dramına karıyor. Onu kavramadıkça hiçbir sosyal meselemizde ayık gezemiyoruz.

    İster modern işçi - işveren ilişkilerimiz olsun, ister Ortaçağcıl Tefeci - Bezirgan ve Köylülük ilişkilerimiz olsun, bütün sosyal yapımızın özünde: Kadın - Erkek sınıflaşmamız yüzünden içinden çıkılmaz duruma düşmüşüzdür. Hepsinden korkunç yanı ise, bu düşüklüğümüz ve çarpıklığımızın gübresi içine boylu boyumuzca yatıp, problemin dehşetini bir türlü milletçe kavrayamayışımızdır. Bir yol da onu kavrayamadık mı: "Yak çubuğunu keyfine bak" esrarkeşliği içinde, Amerikan zencisinin isyanı kadar olsun toptan mahkûm köleliğimizden silkinememişizdir.
    Olimpiyatlara "erkek" koçlardan baş "pehlivanlar" süreriz. Uluslararası: Bilim, Teknik, Kültür, Toplum, Politika ve ilh.. yaratıcılığında "dokunulmaz" paryalık durumumuza boyun eğeriz. Ve düştüğümüz uçurumu biraz daha derinleştirmek isterce, gene kadını biraz daha köleleştirmekle dinlendirmeye çabalarız. Çünkü madde, moral yükünü kadına çullandırmakla bir "üstün erkeklik" şanı sayarız. Erkekler arası her haltı, her kaltabanlığı sineye çekmekten sıkılmayız. "Bizbize"yiz, "erkek erkeğe" ne utanacak? Acısı nasıl olsa elsiz, dilsiz, belsiz kadından çıkarılmayacak mı?
    Tarlamızda, İşyerimizde, Evimizde, Okulumuzda, Kışlamızda, Devletimizde, Kültürümüzde hatta Dinimizde ve İnsanlığımızda bütün sonuçlu ülkücülüklerimizi, yarım, piç bırakıp çürüten, bozan baş illetimiz orada koygunlaşır: Kadın - Erkek ilişkilerimiz, bir Sosyal Sınıf çelişkisi kertesinde ortalığımızı kasıp kavurarak katmerlenir.
    Bizde cins savaşının Sınıflar savaşı kılığında çıbanlaşması, kadın - erkek her İnsanımızı, bilinçlice yiğit sosyal düşünce ve davranışta yaya bırakır. Bu gerçekliği göze batırmak için, Türkiye'nin başlıca iki hareketli çağında yapılacak birer basit kesitle örnekleyelim.

    GERİCİLİĞİN KADINI SÖMÜRÜŞÜ
    Türkiye'de olanlar, belki dünyanın hiçbir yerinde demeyelim isterseniz, ama pek az yerinde görülür. Halkı sömürüp ezen gerici sınıflar, ezip soydukları alt sınıfları her yerde aldatarak güderler. Ama hiçbir yerde bu aldatış, bizdeki kadar hep en utanmazca ve hayvanca gerekçelerle Kadın öne sürülerek yapılamaz.
    Türkiye'de, alt sınıfların herhangi bağımsız bir düşünce ve davranışı daha ilk adımını atmaya görsün... Gericiler o saat, Kadının saçlarını ellerine dolayıp, halkın karşısına, daha doğrusu vicdanına, ruhuna kazık gibi dikilirler. Çalışan insanımızın ruhça, maddece sömürülmekten kurtulmaya doğru yönelmeyi denemesini felce uğratmak için kadını zehir gibi kullanırlar. Sömürenler, dünyanın hiçbir yerinde gericiliklerini mahkûm kadın sınıfının durumu ile maskeleyerek bizdeki kadar utanmazca ve hinoğluhince Kadın adlı ırz ve namus demagojisinden en namussuzca yararlanmayı beceremezler. Örnek mi aradınız? Tümenle, her gün, her yerimizi sarmış türlü türlü örnekler sonsuzdur. O alçak demagojinin Tarih sayfalarına geçmiş bir klâsik ve bulantı veren, kusturucu açık biçimini "Hürriyet Devrimi" çevresinde buluruz. Egemen Üst Gerici Sınıflar, -Bugün Sosyalizm için yaptıkları gibi- "Hürriyet Nedir?" diye soranlara, sistemlice şu tanımlamayı yapmışlardır:

    "- Hürriyet, herkesin karısını birbirine peşkeş çekme serbestliğidir! Koca, akşam işinden evine gelip şapkasını kapısı ardına takarken, orada başka bir erkek şapkası görürse, zamparayı içerde kadınla başbaşa bırakmak üzere, kendi şapkasını başına geçirir ve kapıdan dışarıya geldiği gibi çıkıp gider!" Gerici demagoji, Abdülhamit istibdadı zamanı Meşrutiyet için, Meşrutiyet zamanı Hürriyet için. Cumhuriyet zamanı Demokrasi için, en sonra Sosyalizm için bıkmadan, usanmadan yalnız bu temayı işlemiştir. Geniş halk yığınları içine hep o "Avrat elden gidiyor!" fobisini umacılaştırmıştır..

    Hikmet Kıvılcımlı - Kadın Sosyal Sınıfımız