Hayat, siyahla beyazın, yaşamla ölümün dengesi gibidir. Yepyeni, taptaze bir fidanın umuduyla aileyi sevince boğan hayat, bir çınarı ellerinden almak üzereydi. Dadaruh’u.
Doğduğu topraklardan, acımasız ve zalim bir düşmanın eliyle çıkarılan, uzun ve yorucu göç yollarında ruhunu damla damla tüketen Dadaruh, iyice yaşlanmış ve yatağa düşmüştü. Avurtları çökmüş, o güçlü elleri birer iskelete dönmüştü. Ne Trabzon’a ne de bu köyün havasına alışmıştı Dadaruh. Dığa gibi, anlaşabileceği bir at bulamamıştı. Eskiden Dığa gibi bir at bulduğunda, çocuklar gibi sevinen, ateşin başında çocuklara masallar anlatan Dadaruh, şimdi, nefes alırken bile zorlanıyordu.
Vakit, çoğu zaman geceyle gündüz arasında, silik bir çizgi gibi akıyordu onun için. Dadaruh yattığı yerden yaşlı ve yorgun gözlerle tavanı izliyordu. Kaybettiği bir izi arar gibi…
Dadaruh’un kulübesine gelen Jankat, yaşlı adamın yanına çöktü. Elini, alnına koydu ve sordu:
—Nasılsın, Dadaruh?
Dadaruh, zayıflamış bir tebessümle başını ona çevirdi:
—Son saatlerim yaklaşsa da, iyiyim, dedi.
İçi titredi Jankat’ın. Kendini toplayıp, gülmeye çalıştı.
—Ağzından yel alsın, Dadaruh. Sen, daha çok yaşayacaksın. Kanşav’ın “masalcı dedesi” sen olacaksın. Ben, o yedi yaşına geldiğinde Dığa gibi bir at alacağım. Ona at binmeyi sen öğreteceksin. Hele sen bir iyileş, hele yarın olsun, dedi.
Dadaruh’un yüzünü, buruk bir gülümseme kapladı.
—Kanşav, dedi. Geleneklerimizle büyüsün inşallah! Yarın, olmayacak küçük bey! Ben gidince… Ona, sen küçükken sana anlattığım masalları anlatırsın, değil mi?
Jankat, başını eğmişti. Boğazı düğümlenmişti. Söz yerine, ihtiyar adamın bir iskelete dönmüş elini, avuçlarının arasına aldı ve sıktı:
—Söz, koca adam! Hem de hepsini… Sonuna kadar, dedi.
Dadaruh, gözlerini tekrar tavana dikti.