Bugüne ve çocuklarına saygı
Kaşağı” okurken yine dikkat ettim; o zamanda da yaşlılar “Gençlik nereye gidiyor, biz zamanımızda böyleydik.” güzellemesi yapıyor. Bununla birçok kez karşılaştım. Kıssadan hisse yapacak olursak: Gençlere, büyüklerinizin size yaptığı baskıları yapmaktan vazgeçin. Onlar başka çağın, başka zamanın çocukları. Onlar yaşamadıkları zamanla ilgili empati yapamadıkları için suçlu olmazlar; ama siz onları eleştirirseniz "gerici" konumuna düşersiniz. Gençlere ve yaşadıkları zamana saygı gösterin. Zaman geçiyor; müzik, kültür, bakış açıları, kısacası her şey değişiyor. Ancak insanların "eski" güzellemeleri hiç değişmiyor. Eskiler, sadece sizin gençlik baharınıza denk geldiği için güzel geliyor; bunun başka hiçbir esprisi yok. Eskiye özlem duymak, bugünün güzelliklerini kaçırmanızdan başka hiçbir işe yaramaz.
Duygu ve Düşünce
Alıştırdı mı her zaman kaşağı ister post, İyilikten bilene güzellik yapmak haktır. Her sırtını sıvazladığını sanma sen dost, Eşeği tımar eden tekmeye müstahaktır. e.meral
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İlk okuduğunuz hikayeyi ya da romanı hatırlıyor musunuz?
Bazı kitaplar vardır; konusu tam akılda kalmaz belki ama bıraktığı his yıllar sonra bile bizimle yaşar. İlk okuduğumuz hikaye ya da roman da biraz böyledir sanırım. Belki okul yıllarında rastgele açılmış bir kitap, belki de çocuk aklımızla bambaşka hayal ettiğimiz bir dünyaya giriş vesilesi. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, o ilk karşılaşmanın insanda ayrı bir yeri oluyor. Abimden ilk dinleyip hüngür hüngür ağladığım ilk hikaye Ömer Seyfettin'in Kaşağı hikayesiydi. Kendi isteğimle alıp okuduğum ilk kitap ise Oliver Twist'ti. Bayılmıştım. Sizin hafızanızda yer eden ilk hikaye ya da roman hangisiydi?
Duygu ve Düşünce
YÜZBAŞI ŞEHİT AGAH İLKOKULU HATIRAM-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
MEMLEKET HASRETİ SELİM GÜRBÜZER Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı, doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedekorkut diyarı şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim. Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da. Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları, bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu. Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik, yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik. Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik. O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta
Şeker Portakalı
şeker portakalı ile kaşağı okuyan neslin beli doğrulmak bilmedi. glck.
ELVEDA DADARUH
Hayat, siyahla beyazın, yaşamla ölümün dengesi gibidir. Yepyeni, taptaze bir fidanın umuduyla aileyi sevince boğan hayat, bir çınarı ellerinden almak üzereydi. Dadaruh’u. Doğduğu topraklardan, acımasız ve zalim bir düşmanın eliyle çıkarılan, uzun ve yorucu göç yollarında ruhunu damla damla tüketen Dadaruh, iyice yaşlanmış ve yatağa düşmüştü. Avurtları çökmüş, o güçlü elleri birer iskelete dönmüştü. Ne Trabzon’a ne de bu köyün havasına alışmıştı Dadaruh. Dığa gibi, anlaşabileceği bir at bulamamıştı. Eskiden Dığa gibi bir at bulduğunda, çocuklar gibi sevinen, ateşin başında çocuklara masallar anlatan Dadaruh, şimdi, nefes alırken bile zorlanıyordu. Vakit, çoğu zaman geceyle gündüz arasında, silik bir çizgi gibi akıyordu onun için. Dadaruh yattığı yerden yaşlı ve yorgun gözlerle tavanı izliyordu. Kaybettiği bir izi arar gibi… Dadaruh’un kulübesine gelen Jankat, yaşlı adamın yanına çöktü. Elini, alnına koydu ve sordu: —Nasılsın, Dadaruh? Dadaruh, zayıflamış bir tebessümle başını ona çevirdi: —Son saatlerim yaklaşsa da, iyiyim, dedi. İçi titredi Jankat’ın. Kendini toplayıp, gülmeye çalıştı. —Ağzından yel alsın, Dadaruh. Sen, daha çok yaşayacaksın. Kanşav’ın “masalcı dedesi” sen olacaksın. Ben, o yedi yaşına geldiğinde Dığa gibi bir at alacağım. Ona at binmeyi sen öğreteceksin. Hele sen bir iyileş, hele yarın olsun, dedi. Dadaruh’un yüzünü, buruk bir gülümseme kapladı. —Kanşav, dedi. Geleneklerimizle büyüsün inşallah! Yarın, olmayacak küçük bey! Ben gidince… Ona, sen küçükken sana anlattığım masalları anlatırsın, değil mi? Jankat, başını eğmişti. Boğazı düğümlenmişti. Söz yerine, ihtiyar adamın bir iskelete dönmüş elini, avuçlarının arasına aldı ve sıktı: —Söz, koca adam! Hem de hepsini… Sonuna kadar, dedi. Dadaruh, gözlerini tekrar tavana dikti.