Çünkü bir parçasıyım insanlığın
İnsan ada değildir, bütün de değildir tek başına, anakaranın bir parçası, okyanusun bir damlasıdır; bir kum tanesini bile alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki kaybolan bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurdunmuş gibi; bir insanın ölümüyle eksilirim ben, çünkü bir parçasıyım insanlığın; işte bu yüzden hiç sorma çanların kimin için çaldığını, çanlar senin için çalıyor.

John Donne

Martin Luther; Cehennemi Satın Aldım
Bildiğiniz üzere yüzyıllar önce kiliseler cennetten topraklar satıyorlardı. Cahil halk ise, “ölünce cennette yerimiz hazır olsun” diye bu oyuna alet oluyor, böylece papazlar ve kilise zenginleşiyordu.

Ancak herkes öyle değildi. Bunun bir kandırmaca olduğunu, cennetten toprak satın alınamayacağını söyleyen Martin Luther mahkemeye çıkarılmıştı. Yargı, o zamanlar da dini kullananların elinde oyuncaktı. Duruşma sırasında Martin yargıçlara seslendi;
“Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz. Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”

Yargıçlardan biri sordu: “Cehennemi kim alır ki?”

Martin Luther “ben alıyorum, neyse parası vereyim” dedi.
Yargıçlar cehennemi Martin’e bedava verdiler!
Duruşma sonunda Martin kapının önüne çıktı ve duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye seslendi:

“Cehennemi satın aldım, benimdir. Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın!”

Cehennem korkusu kaybolan halk böylece kilise baskısından kurtulmuştu. Bundan sonra halk özgür beyinlere sahip olmaya başladı ve Almanya aydınlanması 500 yıl önce böylece sıradan ve çok akıllı bir olayla başlamış oldu.

Burak, bir alıntı ekledi.
 18 May 00:49

Bırakıp da giden değil, aslında kalandır terk eden diye bir yazı okumuştum. Benim kaçacak yerim yok. Tüm sınırlarıma kadar kuşatıldım. Sürekli olarak kendi içime doğru koşuyorum. Ne kadar sürecek. Yok olana kadar mı?
Kim yok edecek beni? Ben mi?
Kendinde kaybolan, yiten adam. Ne estetik.

Deli Gömleği, Güray Süngü (Sayfa 59)Deli Gömleği, Güray Süngü (Sayfa 59)
S. Ali, Hançer'i inceledi.
16 May 15:33 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Normal şartlar altında bir günde okunup, bitirilecek kitabı ancak iki günde bitirebildim. Notlar aldım, önemli yerleri çizdim, düşüncelerimi yazdım, yazara kendimce okurken sorular sordum ve bu şekilde bitti.

Okuduğuma değdi. Zaman kaybı olarak nitelendirilemeyecek kadar güzel bir kiap. Kitabı bitirmeye yakın şunu da düşündüm. Mutlaka devamı olmalı yani bir seri niteliğinde.

Önce kitabın kapağından başlayalım. Oldukça dikkat çekici bir niteliğe sahip bir resim var. 'Hançer' birliğinin bayrağı. Siyah arka plan ve beyaz yazı karakteri ile uyumlu bir çalışma ama keskin olmayan yazı karakteri ile yazılsa belki görsel olarak daha da hoş görülebilirdi diye düşünüyorum. Kapak sloganı ise 'Gökte Allah, yerde Hitler, Allahüekber'. Başka söze gerek yok.

Yakın zaman Türkiye'sini görüyoruz.

Zafer, görsel medyanın en önemli ayağı olan televizyonda başarılı işler çıkaran ve yaptığı haberlerle yerini iyice perçinleyen genel yayın yönetmeni. Aranan, istenen ve çoğu kişi tarafından da yerinde olmak için can atılan bir mevkiye sahip. Halkın nabzını iyi tutan haberlerle diğer kanallara fark atan ve ekibi ile iyi işler çıkaran ve reytinglerde hep başta olan bir kişi. Fakat kendi içi dünyasında fırtınalar
kopan, televizyondaki o başarıyı özel hayatına yansıtamayan ama çoğu kadının da gözü üstünde olan bir kişi.

Bir gün iş çıkışı arabasına binmeye çalışırken, yanına yaklaşıp, bir şeyler söylemek isteyen bir kadının bir anda yere düşmesi, apar topar hastaneye götürülmesi, kadının daha sonra kızıyla ilgili bir şeyler anlatması ve yardım istemesi üzerine gelişen olayları okuyacağız. Konunun dikkate değer olması ve kadına özel olarak yardım etmek istemesi bunu da ancak elinde bulunan televizyon sayesinde yapacak olması yüzünden, birden hiç beklemediği şeylerle karşılaşmasını okuyacağız. Gelişen olaylar neticesinde bir yerlerden tehdit edilmesi; gazetecilik aşkı ile konuyu daha da derinliğine araştırmak istemesi, olayları farklı boyutlara taşıyor.

Görsel ve yazılı basın içinde yaşanan, söylenen ve duyulan haberlerin akışı içinde bir 'kayıp kadın'ı bulma çabalarına tanıklık edeceğiz. Medya-hükümet ilişkilerine yakından şahitlik edeceğiz. Şu anda da hala etkisini yitirmeyen medyadaki
tasfiyeleri, atamaları ve birilerinin adamı olma peşinde koşanları okuyacağız.


Tanınan bir gazeteci hiç tanımadığı bir kişiye, kızını bulması için yardım edecek mi? Kadının kızı seçilmiş mi? Yoksa istemeden bir şeyler mi gördü? Gazeteci Zafer bu işi çözebilecek mi? Anasıyla kızı tekrar buluşacak mı? Kız nerede kayboldu? Bugünle dünü birleştiren nedir? Ya da birileri mi kaçırdı? gibi sorularla devam eden bir konuyu okuyacaksınız. Bir kaybolma olayı, iki kadın, bir olay ve bunları birbirine bağlayan nedir?


Gelen mesaj bir çığlık mı? Mesaj da yazan 'hançer' de nedir? Bu zaman diliminde kaç kişi 'hançer' kelimesini kelime anlamıyla biliyor ya da çağrıştırdığı siyasi anlamı?

Gazeteci Zafer, tutkulu ve kırık bir aşk hikayesiyle hayatını yaşarken bir anda karşısına çıkan olayları nasıl çözecek. Sevgili 'Gözdem' ile hayatın griliğine renk katan Zafer, bu tutkulu aşkı ne kadar devam ettirecek gibi soruların birbirini takip ettiği roman içinde dün, bugün ve yarın üçgeni altında yaşananlar anlatılmaya çalışılıyor. Medyanın bir takım eller elinde nasıl yozlaştırıldığından tutun da, gazeteci olmayan ama gazeteci kimliğini bir şekilde alıp ve bir yerlerin tetikçiliğini yapmak için dünyanın parasını alanların kısa da olsa bir hikayesi de var burada.

35.sayfadan itibaren konu bir anda başka bir boyuta geçiyor. Hitler, Himmer, Ribbentrop, Von Papen gibi kişilerde dünden gelip bugünün içine dahil oluyor.
2.Dünya savaşı, Almanya, Hitler ve adamlarını bu kitaba dahil eden şeyleri ilerleyen sayfalarda okuyacağız. Sonra bir bakacağız Müslüman nazi birlikleri kavramıyla karşılaşıp bunu çözmeye çalışacağız. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği kimin kurgu kimin gerçek olduğunu sorularla çözmeye çalışacağımız bir bulmacanın içinde ilerleyeceğiz.


Medyanın kendi içinde yaşadığı sıkıntıları, içerden bir sesin dışarı aktarımı şeklinde okuyacağız. Acaba bu sıkıntıların sebebi tam ve özgür olamamasından mı yoksa
patron kavramından mı kaynaklanıyor? Eğer gazete ya da TV sahibi devletle iş yaparsa, bu bağlamda özgür haber nasıl olacak? Hükümetlerin ya da bir takım çıkar gruplarının istemediği haberler gazete sayfalarında ya da TV ekranında olacak mı? Zor.

Zafer de 'kayıp kadın' haberini yapmasıyla, hem içerden hem de dışarıdan gelen baskılar altında kendini ifade etmeye çalışırken, ağır baskılar
neticesinde kendi kalemini kendi kırmak zorunda bırakılışının hikayesiyle birlikte bir medya panoramasını da görmüş oluyoruz. Zamanla aykırı sesler veya farklı düşünceler yerine hep 'sahibinin sesi' olan kişi veya kurumların görüşlerinin 'genel düşünce' olarak yansıtılmasını hem kurgu hem de gerçekte okuyacağız.

Hitler ve ekibi. Hançer, Hançer kardeşliği gibi kavramlar, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir genel kültür ve tarih bilgisi vererek, dünden bugüne bir köprü kurmaya çalışıyor. Dün bunlar vardı bugün bunlar var ve yarın isim değiştirseler de yine bunlar olacak diyor.
Dün şu kurumların içinde olanlar bugün farklı kurumların içinde ismi İslami de olsa ama hizmet etikleri yerin bu topraklar dışında olduğunu sıradan vatandaş
bilmese de onlara hizmet edenlerin çoğu bunun farkında, bilincinde diyor yazar.

Ortada kaybolan bir kadın ve onu arayan bir anne ve bunu çözmeye çalışan bir gazeteci. Hançer'de bir medya mensubunun içerden yaşadıklarının resmedilmesi yer alıyor. Bunu yaparken de 'kaybolan kadın' karakteri olayın ortasına oturtulup, etrafı dolduruluyor.

Okunması kolay, günümüz dili kullanılmış, akıcı, düşündürücü bir kitap. Tavsiye edilir. İlginç bilgilere rastlayacaksınız. Tarih ve siyasetle ilgili yayınları takip etmiyorsanız belki anlatılan dolaylı kavramın hayal mahsulü bir şey olduğunu sanabilirsiniz ama tamamen gerçektir.

Kaybolan kadını ararken siyasetin karanlık yüzüyle karşılaşmalar, dünden bugüne gelen siyasi atmosfere göndemeler yapıyor.

Hançer'den bahsedilmişken El-Hüseyni'den bahsetmeden geçilmez ve öyle de olmuş. Ortadoğu tarihi içinde mutlaka bu isim geçer. Filistin'de, İsrail'de, Ürdün'de, Suriye'de, Irak'ta yani kısaca bu coğrafyada adı sürekli geçen bir kişidir, el-Hüseyni. Osmanlı devrinde İstanbul'da askeri okulda okumaya gelen ve savaş çıkınca tekrar geri dönen, bir zamanlar Osmanlıcı sonradan İngiliz sevdalısı ve daha sonra da Alman sevdalısı olma sürecinde yaşananlara da kısaca değiniliyor. Ama bu kısım başlı başına bir konudur.

Kitapla birlikte İstanbul'un çeşitli semtleri arasında dolaşıp, tarihi, turistlik yerler olmasa da yine de İstanbul'un hatta artık eski İstanbul diye tarif edeceğimiz yerlerinde bulunan çeşitli mekanlara girip çıkacağız.

Kitap bittiğinde şunu düşündüm. Güzel bir çalışma ve hatta biraz daha uzatılabilirdi. Yani uzatmadan kasıt, tekrarlar değil, bazı yerler biraz daha ayrıntılı işlenebilirdi.
Dini siyasete alet edenlerin bir örneğidir esasında 'hançer'. Yani bu fikriyat, dış devletlere doğrudan veya dolaylı gönül bağlılığın bir sembolü de sayılabilir.


Medya dünyasında yaşanan olaylardan küçük kesitler sunuyor bize yazar. Mustafa Hoş bu kitabıyla Abluka, Çığlık, Big Boss kitaplarını harmanlayıp,
bir çatı hikayeyle siyasal islamcıların küçük bir kesitinden bahsetmiş diye düşünüyorum. Abluka kitabı ile medya dünyasında hem işletmelerin hem de kişilerin nasıl el değiştirdiğini görebiliyorduk. 'Tek Adam' sevdalısı bir takım kişilerin ülkeyi 'tek ses'e çevirmesinin de hikayesini burada okuyacağız.

Mustafa Hoş'un eline sağlık. Big Boss'u okuyup beğenmiştim. Abluka'ya şöyle bir üstten bakmıştım, Çığlık'a ise daha başlamamıştım ama yakın zaman da o iki kitabı da okuyacağım.

Ezcümle: Alın, okuyun ve okudukça şaşıracağınız bol miktarda konu olacağını da bilmenizi isterim. Ayrıca bu kitaptan sonra kendinizi bazı araştırmalar içinde de bulabilirsiniz.
Örneğin ben bu kitaptan çok çok önceleri Serdar Akinan'ın
Buzdağı Buzdağı kitabını da okumuştum ve orada ayrıntılı bilgiler mevcut. Ya da Soner yalçın veya Cengiz Özakıncı'yı okumak istersiniz. Ama ben uzun zamandır elimde olan Kudüs Müftüsü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El- Hüseyni nün kitabını okudum. Onun da yakın zamanda incelemesini buraya yazacağım.

zeyneb, bir alıntı ekledi.
16 May 00:17 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Başka şehirlere gitmek, sırtımda bir çantayla hiç bilmediğim yerlerde amaçsızca dolaşmak, sürekli adres sormak, nerede olduğumu başkalarından öğrenmek, bir yere ait olmamak, içimde bazen belirip bazen kaybolan sır dolu dünyanın peşine düşmek, bulamayacağımı bilsem bile aramak istiyordum. Yaşam sonsuz olmadığına göre mutlaka özel amaçlarım olmalıydı. O amaca bağlanmalıydım, onun uğrunda ölmeliydim. Diğer insanlarla aramdaki uçurum gittikçe derinleşiyordu ve ben hem o uçuruma düşmekten korkuyor hem de düşmeyi arzuluyordum.

Islıkla Çağrılan, Emine Batar (Sayfa 83 - Şule Yayınları)Islıkla Çağrılan, Emine Batar (Sayfa 83 - Şule Yayınları)

BEN YILLAR ÖNCE YAZ'DIM. (Yeni yazı. Yorumlarınızı bekliyorum.)
Eskiden çok yazıyordum. Şimdi azaldı. Düşünüyorum da acaba benim yazmamı azaltan şey ne diye. Aklıma türlü şeyler geliyor. Ya diyorum eskisi kadar yanmıyorum ya da eskisinden de beter yanıyorum ki yazmaya vakit ayıramıyorum. Evet düşününce ikincisi daha ağır basıyor gibi... Yanmak... Belki de ismimin Ramazan olması bunu gerektiriyor. Anlamını taşıtıyor bana. Yanıyordum ve yazıyordum. Yazdıkça yanan bir ben ve ben oldukça yanan bir beden... Ne kendimden kaçabilecek kadar güç ne de kendime gelecek kadar kuvvet var bende. Ben yıllar önce yaz'dım. Şimdi ise sadece yaprak döken bir sonbahar. Bir zamanlar yukarıdan bakardım hava gibi şimdi ise yerde duruyorum toprak misali. Ben bunu yaşadım da yazdım. Ben eskiden yaz'dım ve bunu yıllar önce boşlukta bir kağıda yazdım. Kimdim ki ben? Yazı, şiir, resim, hayal... Nerde eski benliğim ve gideceğim nereye kadar?
Ben kendime hep yokuş oldum. Ne zaman kendime gelmeye kalksam gözüm o yokuşu çıkmakta zorlandı. Ne zaman kendimden gitmeye kalksam bakışlarım o yokuşa saplandı. Ben hep kendime bir yabancıydım. Ben hep kendimin yabancısıydım. Nereye gidersem gideyim tanımadığım bir beden, alışamadığım bir yürekle karşı karşıya geliyordum. Ben hep kendimin yalancısıydım. Ne zaman bir söz çıksa ağzımdan hemen yüreğime dolanır ne zaman bir his duyulsa yüreğimden hemen dilimde takılırdı. Ben hep kendimin gurbeti oldum. İsmini bilmediğim falanca şehrin falanca caddesinde falanca evde falanca kanepede oturan bir beden... Kendini tanımaya adamış tanırken kaybolmuş ve bir türlü o çıkmaz sokaktan kurtulamayan bir adam... Ben hep kendime kızdım. Aldandınız mı siz de benim gibi o sahte konuşmalara, gülmelere, gelmelere, gitmelere... Siz de benim gibi kendinize kızdınız mı bu aldanmalara, çocuksu tavırlara... Ben hep çocuktum. Hâlâ o küçük oyuncakla oynayan o çocuk... Ben hâlâ o çöpten adam çizen, yazın evin bacasından duman tütüten, adamı evden büyük gösteren o çocuk... Ben hep sönük yanan bir sokak lambası... Ben o meyvesi olmadığı için kıymeti bilinmeyen söğüt ağacı... Ben geleni gideni çok olan ama kalanı olmayan bir otobüs durağı... Ben dizesi bol olan ama kimsesi olmayan bir halk şiiri... Ve ben yıllardır kendini arayan, aradikça da kendinde kaybolan, Yunus Emre'nin deyimiyle "Bir avuç toprak, bir de suyum, neyimle övüneyim işte ben buyum."

15.05.2018 22:18

Esra, bir alıntı ekledi.
14 May 14:17

Geçen yaşadığındır, yaşarken anlamadan.
Kalan bir gerçektir belki,
Bir iğne gibi kaybolan, bir bardak gibi kırılan.

Sen Bana Bakma Ben Senin Baktığın Yönde Olurum, Özdemir Asaf (Sayfa 27 - Yapı kredi yayınları)Sen Bana Bakma Ben Senin Baktığın Yönde Olurum, Özdemir Asaf (Sayfa 27 - Yapı kredi yayınları)
Tuba VURAL, Gölgesizler'i inceledi.
12 May 05:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitap benim Hasan Ali Toptaş ile tanışma kitabımdır. Sanatlı ve psikolojik tahlilleri yoğun olan ve kendini bırakıvermeyen, emek ve düşünme gerektiren kitaplardır benim sevdiğim kitaplar. Bu kitapta hem psikolojik tahlillerin yoğun oluşu, olayların iki merkezli olması sebebiyle parça parça verilip okuyucudan bütünleme beklemesi bana "İşte güzel bir roman böyle olur." dedirtti. Kitabı bitirdikten birkaç gün sonra uzun bir yazı kaleme almıştım. Onu da burada paylaşayım.

Kitabın kurgusuna ve Üslubuna Dair Düşündüklerim
Kurguya dair
Kitapta 2 öykü var. Aslında bana göre tek öykü var da başlangıçta bize iki öyküymüş gibi gösteriyor Hasan Ali Toptaş. İyi de yapıyor.
Ben de onun yolundan gideyim ve iki öykü olarak başlayayım ve o öyküleri birleştiren noktayı en son vereyim.
Bir tarafta şehirde bir berber dükkanına tıraş olmak için giren anlatıcının serüveni var.
Berber, bir kişiyi tıraş ettikten sonra (ki bu kişinin köydeki öyküde kaybolan bir berber olduğunu “düşünüyoruz.” Kelimeyi bilinçli kullandım. Anlamıyoruz, düşünüyoruz. Hasan Ali Toptaş ihtimaller üretmemizi istiyor, bizleri düşünmeye sevk ediyor.) başka birinin yüzünü sabunluyor, jilet kalmadığı için çırağını jilet almaya gönderiyor. Çırak gidiyor ve bir daha dönmüyor. Anlatıcı yüzü sabunlu olarak uyuyakalan adamla dükkanda yalnız kalıyor. Bir süre sonra o adam da uyanıp gidiyor ve anlatıcı yalnız kalıyor.
Diğer taraftan köydeki öyküde Kaybolan bir berber var ve sonra geri dönüyor. Sonra bir kız kaçırılıyor. Bekçinin varsayımı üzerine kaçırma olayıyla ilgisi olmayan bir kişi suçlanıyor. (Kızın adı Güvercin. Onun adını yazma nedenimi ileride açıklayacağım.) Sonra muhtarın da kaybolduğu düşünülüyor ama intihar etmiş olarak odasında bulunuyor.
Kızın adının Güvercin oluşu bana göre önemli. Çünkü Şehirdeki berber dükkanında berberin yaptığı bir güvercin resmi var. Bundan birkaç defa bahsediliyor. Hasan Ali Toptaş, okuyucuya tabiri caizse bir yem atmış oluyor. Kızı kaçıranın berber olduğunu sanıyorsunuz ama…
Önemli olan başka bir nokta berber dükkanında uyuyakalan adamın yüzünün sabunlu olması.
Bu arada anlatıcımızın bir roman üzerinde çalıştığı bilgisi de bize veriliyor.
Gelelim bu öyküleri birleştiren noktalara.
Anlatıcımız, dükkanın başını beklemekten sıkılıyor, gidiyor, bir yerde çayını içiyor ve evine dönüyor.
Evindeyken oğlu geliyor. Babasına diyor ki: Aaaa yüzündeki sabunu yıkamışsın,"… "Şunlar senin Perma-Sharp marka jiletlerin,… " "biraz geç kaldım kusura bakma, ama bizim market açık değildi, taa caddenin öteki ucuna dek yürüdüm."
Yukarıda, uyuyakalan adamın yüzünün sabunlu olmasının önemli olduğunu söylemiştim. İşte bana göre yüzü sabunlu olan aslında bizim roman yazan anlatıcımız.
Biz bunu öğrenmeden önce köylüleri, Güvercin’ Çocuğunu doğurduktan sonra çığlık atarken bırakmıştık.
Hasan Ali Toptaş o çığlığın nedenini şu diyalogla açıklıyor:
“"Gazete aldın mı?" diye sordu karım mutfaktan.
"Evet," dedi oğlum, "biliyor musunuz ne yazıyor?"
"Ne yazıyor?"
"Bir kızı ayı kaçırmış!"”

Yani anlatıcımız, oğlunun jilet getirmesini beklerken bu romanı kurguluyor. Benim çıkardığım sonuç bu.
Kitabın üslubuna gelince. Yazar, bu kitabı varlık ve yokluk konusu üzerine yazdığını ısrarla vurguluyor.
Kitapta muazzam psikolojik tahliller var. Kahramanların iç dünyasında uzun ve keyifli bir yolculuk yapıyoruz.
Yer yer sanatsal ve bolca felsefi cümleye rastlıyoruz. Bunlar da kitabın en büyük zenginliklerinden.
Kitapta yalnızca tek bir yerde “keşke farklı olsaydı” dediğim oldu. O da Asker Hamdi ve Aynalı Fatma’ya ne olduğu konusunda Muhtar ve Bekçi’nin aynı şekilde sorgulama yapması.
E, o kadar kusur kadı kızında da olur.
Özetle gerek kurgusunu gerek üslubunu çok çok beğendim.
14.02.2018

Medyenli kıZ, bir alıntı ekledi.
 10 May 23:26 · Kitabı okuyor · Beğendi

Hürriyet
Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim.Kisa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldigini işittim.Evet,bir kere bile kimse bana gittiğini söylemedigi halde,yedi sekiz defa geldi;ve o geldi diye biz sevincimizden,davul zurna,sokaklara fırladık.
Nereden gelir?Nasıl birdenbire gider?Veren mi tekrar elimizden alır?Yoksa biz mi birdenbire bırakır "buyrunuz efendim,bendeniz artık hevesimi aldım.Sizin olsun,belki bir isinize yarar!" diye hediye mi ederiz?Yoksa masallarda,duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklasıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yıgini haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar (Sayfa 22)Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar (Sayfa 22)