Furkan Karakoç, Benden Sonra Mutluluk'u inceledi.
Dün 01:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Aman eksilmesin ki hemen bitmesin diye kıdım kıdım okumanıza sebebiyet veren bir eser. Her sayfasında kaybolan duyguların tamamının kendisini yanlış tren yoluna bağlayıp, ölmeyi bekleyen bir insan edasıyla zerk etmesi kadar güzel bir şey yok. Bir de bu kitabı bir arkadaşa vermiştim benleyken mutlusundur, al " Benden Sonra Mutluluk"u da ben vereyim sana demiştim sanırım şuan yeterince mutlu arayıp sormuyor hiç

Taha, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
 22 Nis 12:54 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

TÜM KENDİ ÇÖLÜNDE KAYBOLANLARA YAHUT KENDİ ÇÖLÜNÜ ARAYANLARA...

Öncelikle bu incelemede kitabın ne anlattığından bahsedilmeyecektir.
Ve İsmail Abi sorar: "Niden?" diye.
Çünkü nice büyük şair, yazar ve de kendi çölünde kaybolanların, aşkı anlatmaya mecali kalmazken, kendi çölünü arayan benim ne haddime.

Yıllar önce televizyonda gördük, gördükçe sevdik. Ama bu sefer biraz farklıydı. Okuduk ve okudukça var olan aşkımız daha da arttı.

Biz İsmail Abi'yi umudun ete bürünmüş hali olduğundan sevdik. Onu "N'apıcan işte ekmek parası" , "Hee taam taam" , "Neyi ne yaptım?" ve "Niden" deyişiyle sevdik. Yeri geldi güldük ama içten içe de daima üzüldük ona.

Hırsız Yavuz'uda dostluk için yaptığı, aşkı için yaptığı fedakarlıklardan dolayı sevdik. "Topuk topuk topuk" , "Ben öyle bir insan mıyım Mecnun?" deyişiyle sevdik.

Erdal Bakkal'a dobralığından, bize hayatın gerçeklerini çemkirdiğinden dolayı yeri geldi kızdık ama "Bakkalım ben bakkal Erdal Bakkal" deyişiyle de sevdik.

İskender Baba'yı babamızın yerine koyduğumuzdan sevdik. "İnin yüklenin. Şu yokuşun oraya kadar vurdurduk mu gelir kendine" deyişiyle sevdik.

En önemlisi biz "Leyla ile Mecnun'u" o geminin geleceğine ilk günkü gibi inandığımızdan, sevdiğimiz kızın gözlerine bakarak 'seni seviyorum' diyemediğimizden, kendi çölünde kaybolanların hikâyesini sevdiğimizden sevdik. Yeri geldi hayatın kendisi olduğu için gülmedik ama daima sevdik.

Kitaba dair söyleyeceğim tek şey son bölümlerde, özellikle son sayfada mutluluk kursağımda kaldı. Ama olsun bu kez kendi çölünde kaybolan Mecnun, artık kendisi çöl olan bir Mecnun oldu. O artık bir kum tanesi ve rüzgar olan Aşkınla.

Hevesini ağzına sokup, kursağına kadar ittirenlere inat: VAZGEÇME

Ne demişler: Sevdiğine kavuşursan meşk, kavuşamazsan aşk olur.

https://m.youtube.com/watch?v=Tamw1VaTt9w

Atarlı Bayan, bir alıntı ekledi.
25 Mar 12:20 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İntikam alınacak da ne olacak? Kaybolan mutluluk geri mi gelecek?

Gülnihal, Namık Kemal (Sayfa 98 - Sis Yayıncılık)Gülnihal, Namık Kemal (Sayfa 98 - Sis Yayıncılık)

Kim Hüzünlerimizi Mutlulukla Değiştirecek ?
Ben sevginin ne demek olduğunu babamdan öğrendim. Doğayı, insanı, doğadan en çok çiçekler ve kedileri, insanlardan en çok bizden olmayanı, hep bir tarafa atılanı. Bir kadını nasıl sevmek gerektiğini, nasıl güzel insan olunacağını, nasıl güzel insanlar inşa edileceğini.. Evet öyle yaptı. Zaten inşaat ustasıdır kendisi. Bir evi güzel inşa etmeyi bildiği gibi, güzel insan inşa etmeyide bilirdi. Güzel sevmeyi bilirdi. Bunun ne kadar önemli olduğunu güzel sevemeyenlerle karşılaşınca öğrendim. Hep babam gibi bir adam istedim. Mükemmel değildi. Olsun da istemezdim aslına bakarsanız. Zira ben kendim kusurlarla dolu bir insanım. İşte o, kusurlarla dolu insanlar nasıl sevilir bana onu öğretti. Bu inanın herkesin harcı değil. Söylendiği gibi kolay hiç değil.

Güzel sevmeyi bilmeyen birine denk geldiğiniz de küsersiniz. Neye ? Her şeye. Mimoza neden dargın çiçektir sanırsınız. Kimler güzel sevmedi bizi ? Kim ya da kimler küstürdü bizi bir mimoza çiçeği gibi ? Kimler dokundu da yaprağımıza ansızın, kapandık böyle kendi özümüze ?

Sonra kim bekler sabırla başımızda. Geçsin küskünlüğümüz de açalım yapraklarımızı, açalım içimizi, özümüzü diye. Kim hüzünlerimizi mutlulukla değiştirir ? Kim gösterir bize, mutluluk pek bilmediğimiz bu yüzden de üzerine pek konuşamayacağımız bir kelimeden ibaret değil. Baharın sihirli elinin dünyaya değişi gibi kimin eli değer ruhumuza ?

Her yerden insanlarız burda. Herkes bir şeyler arıyor, bir şeyler buluyor. Kimsenin keşfetmediği inci gibi dizilmiş şiir dizelerini arayan, kendi hikayesine eş hikayeler roman kahramanları arayan, mevlasını arayan, evlasını arayan, son zamanlarda ekseriyetle Leyla'sını arayanlar :) Leyla'nın da adı mübarek arkadaş :D yoksa her Leyla diyeni Mecnun sanmaya kalkmayın. (ben Burcu'yu arıyorum. Artık defterimi bulmam kadar hayati onu bulmam) Ve hiç bir şey aramayıp, her şeyden kaçanlar. Ben buraya bir zamanlar arkama baka baka kaçarken düştüm. Hemen hemen herkes bilir çok düştüğümü sakarlığımdan. (Daha geçenlerde hem sakarlığım hem inadım yüzünden attan düştüm Kars'ta. Ne kötü bir ağrıymış düşman başına.) Burası düştüğüm en güzel yerlerden biriydi. Düşmek kötü bir algı uyandırır çoğu insanda. Hayır yanılıyorsunuz. Güzel düştüğü de olur insanın.

Şimdi hepimiz bir olup bahsi geçen ya da hiç geçmemiş Leylaları arasakta nafile. Burda Leyla'dan kasıt bir misaldir. Ben Burcu'yu arardım. Arıyorum. Yani nasıl kayboldu birden bire, bana yazarlar, kitaplar, delilikler bırakarak. Onu hayatta tutanın bu delilikler olduğunu nasıl anlamadım. Ve bir gün aynı delilikle ortadan kaybolacağını.. Şimdi biz seferber olsakta bir Leyla ya da onun nezdinde bulmak istediğimiz her şey ve herkes için, ne fayda. Hayır faydası olacak diye inatlaşma.! O zaman sen Shakespeare'in "Arama boşuna bulunmak istemeyeni" dediğini duymadın daha.

Kelimelerden bir bohça sırtımda. Burası o bohçadan kelimelerin düştüğü bir yırtıktır. Artık ne düşüyorsa bahtınıza. Bu bohçada bir kelime var. Mutlu, umutlu, tüm güzel kelimeleri kapsayan bir kelime. Ben bir gün çok etkilendiğim bir sevdayı (#12648166) okurken karşılaştım o kelimeyle. Bana dedim böyle bir kelime verilseydi. Bir kelimeyle insan ne yapar demeyin. Bu kelime bütün güzel kelimeleri kapsayan bir kelimeyse o kelimeyle her şey yapılır. Güzel şeyler yapılır. Hikayenin sonunu okuyamadan daha, sevdasında inatçı bir adam aradı. Meşgulüm dedim bir hikaye okuyorum. Al sen de oku dedim. Sendeki de aşk mı yani dercesine. Sonra tuttu o inatçı adam bu kelimeyi bana hediye etti bir orkideye iliştirip.

Kelimelerin ruhu var demişti biri bana. Ne mutlu sana demiştim ben de ona. Kelimelerin ben ruhu olanlarına değilde can acıtanlarına denk gelmiştim yıllarca. Şimdi biriken umutlu kelimeleri ne yapacağımı bilemiyorum. Bunlarla ne yapılır bilmiyorum. Bu kelimeleri bana vereni ne yapayım onu da bilmiyorum. "Aldım onu bana ayırdım." Dedim ki kendime (ben değilde Seyyidhan Kömürcü söyledi) "madem dünyanın bu kadar sabahını sen uyandın
Sen uyudun bu kadar uykusunu.. " (gelde bu dizeleri kıskanma ) uyuyup uyanabildiğin, uyanıp uyuyabildiğin vakitler hatrına (ki uyuyamamak uyanamamaktan daha kötüdür), bulamadığımız Leylalar, bir anda kaybolan Burcular hatrına al onu kendine ayır. Sen dedim evet evet sen, sana böyle güzel kelimeler verebilecek birini bulamazsın daha..

"Kendimin devamı değilim ben " diyor ya Seyyidhan Kömürcü. (Bu kelimeleri nerden bulmuş olabilir ?) Ben mesela dün acıklıydım, bu gün resmiyim. Doğru söylüyor valla. Kendimin devamı olduğumu nasıl iddia edebilirim. Hele benim gibi kendi içinde tutarsızlıkta çığır açmış bir ben nasıl kendinin devamı olabilir. Ben olsam olsam Barış Bıçakçının sayıklarcasına yazdığı bir kitabında, insanları saklayabilen bir kitabın devamı olabilirim. Belki de insan bir başkası gelip onun devamı olabilsin diye kendinin devamı olamıyordur. Bırak dedim. Sen kendine devam olamıyorsun madem, Martın ilk fesleğeniyle kapına gelmiş bu adam senin devamın olsun..

LEYLA BÖYLE ARANIR :)
https://youtu.be/x2C3sk8kNe4

Ayşegül tatilde, Korku'yu inceledi.
 04 Şub 03:49 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Benliğimizi kuşatan, varlığımızın soyut örneğini teşkil eden duygular... Mutluluk, üzüntü, kızgınlık, kırgınlık, heyecan, korku... Nesnel gerçeklikte kaybolan bireylerin her anını etkisi altına alan soyut gerçeklik... Ve bir de büyük üstad Stefan Zweig...

Zweig, karakterler üzerinden soyut gerçeklik dediğimiz duyguları öyle bir kaleme almış ki eserde bahsi geçen kişiler adeta ete kemiğe bürünüyor. Son sayfaya geldiğinizde bu kişilerden ayrılmak bir dosttan ayrılmaktan farksız oluyor. Bir anlık hüzün kaplıyor içinizi. Tek teselli ise Zweig'in bize birçok dost bırakmış olması.

"Korku" adından da anlaşılacağı üzere yüksek oranda korku barındırıyor. Yasak olanın baştan çıkarıcılığına kendini kaptıran ve suçunun ağır yükü altında ezilen Irene, amansız bir korkuya yenik düşüyor. Korku, birçok hatayı da beraberinde getiriyor. Aynı zamanda Irene'in utanç duymasına, belirsizliğe sürüklenmesine neden oluyor. En büyük utancını da en yakınındakine -eşine- karşı duyuyor.

Zweig; "Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir." derken korkunun bir nevi son bulması için çözüm yolu gösteriyor. Fakat korkunun yoğunluğu, mantığı devre dışı bırakıyor. Bunun sonucunda tamamen duygularının esiri olan Irene kaybettiği huzuru bulmak için farklı çözüm arayışlarına giriyor. Fakat bu noktada Zweig, Marquis De Sade'nin de özellikle vurguladığı ve son sayfalara kadar heyecanın devam etmesini sağlayan bir yöntemle adeta okuyucuda şok etkisi oluşturuyor.

Acıyan yaralar zamanla kabuk tutuyor. Ve korku hiçbir zaman diliminde bir daha böyle güzel anlatılamıyor...

özlem, Bu Ülke'yi inceledi.
 20 Oca 18:04 · Beğendi

... Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfalar 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
O davet etti beni.
Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

Kitaba bakıyor, sonra bana;
Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


Bu Ülke


Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

“Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz"laştıranlardır.”

O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


...
Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


Bu Ülke bir yaşam..
Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


BU ÜLKE – ALINTILAR
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
( s.88 )

Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
( s.90 )

… Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
(s.92 )

İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. (s.109 )

Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. (s. 110 )

Yığın düşünmez, mâruz kalır. ( s.111 )

Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? (s.111 )

Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır.Bir değil, birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında. ( s.111- 112 )

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl söz konusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: Susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını: Kitap. (s.112 )

Zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan. (s.115 )

Tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi topraklarımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü. (s.119)

İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duyulmayan bir toplumda romanın ne işi var? (s.121)

Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı. (s.122)

Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütününü, yani çarpık insiyâkları, hayvanca iştahları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. (s.122)

Türk Teceddüt Edebiyatı, asırlık bir kavganın şairane bir fezlekesi. Evet, altı yüz yıllık bir geleneğe arkamızı dönmüştük. Ama, kazançlarımız da büyüktü. Yeni ülkeler fethetmişti edebiyatımız. “Beşerîleşmiş”, daha doğrusu Avrupalılaşmıştı. (s.124)

Şair kanıyla imzalanmayan hicviyeler, asırların mahkemesinde imzasız bir mektup kadar itibarsızdır. (s.127)

Nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere. (s.128)

Kalktığını iddia ettiğimiz kapitülasyonlar, ruh dünyamızda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. (s.128)

Polemik, Yunanca'dan geliyor: Polemikosh savaş demek. Polemik de, Batı'nın bütün hastalıkları gibi,Tanzimat'ın açtığı yoldan giriyor, ülkemize. İmanın olduğu yerde savaşa yer var mı? (s.128)

Polemik zekâların savaşıymış. Zekâlar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, peşin hükümlerin , gizli çıkarların savaşı polemik. Eski bir inancı yok etmek isteyen yeni bir düşüncenin savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer. (s.129)

Voltaire, “ Yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, “ diyor… “ ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Hakikat. “ İslâmiyet “Ölülerinizi hayırla yadediniz “ buyurmaktadır, yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var. (s.130)

Bu ülke, 89 dan beri su alan bir gemi… Fransız İhtilali yalnız Batı feodelitesinin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyar-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh.

Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taaruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete. (s.135)

Aydın, batan bir gemidedir. Ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Servetin, şöhretin, şehvetin daveti. Azgın iştihaları vardı intelijansiyanın ve bu masal hazineleri kendisini bekliyordu. Avrupalı dostları lütufkârdırlar. Karşılık olarak biraz “ihanet” istiyorlardı sadece. (s.137)

Coğrafyamızda tek bir kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre . Türkçe konuşan birer Fransız'dık. (s.139)

Yükselen bir medeniyet için kurşun işlemez bir zırh olan kader inancı, çöken bir toplum için yüklerin en ağırıdır. (s.140)

Türk düşünce tarihi, ülkesiyle göbek bağını koparan bir intelijansiyanın dramı. (s.141)

Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? (s.171)

İslâm, cihanşümûl bir dindir, bütün insanlara hitap eder. (s.173)

Fikir hürriyetini , insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir. Demokrasinin ta kendisidir İslâmiyet. (s.173)

Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inançlar manzumesi; sıcak, dost, köklü. Batı'nın dünyevî dediği kültür ise, hâkimiyetini tahkim için düşman ülkelere ihraç ettiği sefil bir ideoloji. Taarruzun hedefi haçlı seferlerinden beri aynıdır; kılıçla kazanılamayan zaferi yalanla kazanmak. İdeolojiler tahribe yeltendikleri imanın yerine sahtelerini ikame etmek için uydurulan birer ersatz'dır. Başka bir deyişle, remizleri, merasimleri ve kiliseleriyle çağın icaplarına uydurulmuş birer inanç manzumesi. Rüştünü idrak edememiş nesillere ilim diye yutturulan, yalnız zarflarıyla ilmî , muhtevalarıyla masal, birer bulamaç. (s.176)

Avrupa Tanzimat' tan beri aynı emelin kovalayıcısıdır: Türk aydını'nda mukaddesi öldürmek. Mukaddesi yani İslâmiyeti. (s.176)

Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. (s.179)

Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli, Osmanlı'yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani “etnik bir toz “ haline getirmek. (s.179)

Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı… inananlar kardeştir. (s. 181)

Gerçek akıl, ilahi bir mevhibedir; aşka, sonsuza, feragata kanatlandırır bizi. (s.182)

Sakson köleleri boyunlarında bir tasma taşırlarmış: Efendilerinin adı yazılırmış bu tasmaya. Aydınlarımız da onlara benziyor; her biri bir şeyhin müridi. (s.189)

Her …ist, koltuk değneği olmadan yürünemeyeceğini itiraf eden bir zavallıdır. (s.190)

İslâm, çağdaş Batı'nın diyalektiğinden faydalanacak elbette. Faydalanacak ama, geri kalmış ülkelerin ahmakça hayranlığı içinde bir tılsıma sarılır gibi değil. Yeni Osmanlılar, hürriyet diyordu… Avrupa'yı Avrupa yapan hürriyettir. Genç sosyalistler, diyalektik, ilmin son sözü diyorlar. (s.192)

Peki ama, büyük adamla sokaktaki adamı nasıl ayıracağız birbirinden? (s.207)

Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamağa çalışır; biz de ya kayıtsızlığımızla karşı koyarız ona, ya aklımızla. (s.208)

Semavi kitapların emri: “ Öldürmeyeceksin. “ Hristiyan Avrupa, en sefil çıkarları için dünyanın bütün Mandarenlerini öldürdü ve öldürmeye hazır. Goethe, “ Ya örs olacaksın, ya çekiç. “ diyor. Şark, Sâdi den Gandi'ye kadar aksi kanaatinde : “ Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları tek bir insanın kanını akıtmaya değmez. “
Kim haklı? (s.208)

Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezel i mazereti: Son kavga olmak. (s.209)

Hadis: “ Kendini tanıyan, Rabbini tanır, “ diyor. En küçük sonsuzla, en büyük sonsuz arasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Hint bilginleri de “ Gökte bir tek ay var, akisleri sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin. “ derken aynı hakikate tercüman olmuyorlar mıydı? Kendini tanımak, marifetler marifeti. (s.212)

Çağdaş insan, insanın yarısı. Ona kutsiyetini ve bütünlüğünü kazandırmanın yolu murakabe. (s.215)

Cinayete ses çıkarmayan, caninin suç ortağıdır.
Tek düşman var: Aldanan.
Savaş bir irşât. Savaş, ışıkla karanlığın diyaloğu. (s.217)

Gözler, ya doğacak fecirlerin hasretiyle yaşlı, ya kaybolan bir altın çağın. (s.219)

Yaratan'ın eserini tahrip eden insan da Yaratan'ın eseri değil mi? (219-220)

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülkede hilekâr ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çıkamadı henüz. Elli bin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlüyüz. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır. (s.220)

Kaderimizi çizen toplum, ama ona teslim olunca yokuz, denizdeki herhangi bir dalgayız artık. Dalgaların bir tarihi var mı? (s.221)

Düşünce bir köprü: kıldan ince, kılıçtan keskin… Kalabalıklar geçmez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz yaşamış birbirinden. (s.223)

İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek de bu. (s.224)

Dâhi münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı. (s.229)

İnsan ancak yaşadığı kadarını görür, gerçek hayatında veya rüyalarında yaşadığı kadarını. (s.238)

Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım, hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. (s.239)

İnsan ağaçlar gibi boy atmalıydı, kendi toprağında. Dallarını göğe uzatmalıydı. (s.244)

Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batının tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti insanlığa; Batı, tekniğini. Biri ruhtu, öteki madde. (s.245)

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. (s.261)

Ruh, yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.
Logos Spermaticos, diyor bir yazar: Gebe bırakan söz. Kimi? (s.263)

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar. (s.267)

Fildişi kule, dâvasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahit o tekkede silâh kuşanır. Bu zindan değil, bir liman. (s.278)

Önce sükût vardı, kelâm değil, “ Tanrı sükûttur, “ diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Hayat gibi sıcak ve dost. Kutupların sessizliğinden bana ne? (s.281)

Kamûs bir umman, dualar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şair bu sesleri duyan ve duyuran. (s.282)

Arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır. Zilletten kurtulmak için Sezarlaşılır. Taç, yüz karasını pırıltılarla gizlediği için kutsal. (s.284)

Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestişle ürperir. (s.291)

Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir, bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst katlarında. Kendini tanımak. Kendini, yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı. Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin, dileklerinle bir başkası. (s.294)

En yüce, en güzel, en ölümsüz taraflarını benliğinden koparıp bir mücerrede armağan eden insan, neden fakirleşsin? Boş kubbeleri sonsuzluğumuzla doldurmak, sonsuzlaşmaktır. (s.298)

Müminlerin saadetlerini gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı. (s.298)

Yıldızları söndürmüş fırtına,
Batan bir gemidesin,
Senden ne kalacak yarına!
Kıyılardan imdat sesin. (s.299)


Uzun bir yazı oldu farkındayım, hatta baya bir uzun yazı :) Ama Cemil Meriç tek bir cümlenin o yoğun manasında dahi anlatılmazdı, çabam o manaları birleştirmek, eksiklerimle..

Vaktiniz ve okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kitaplarla ve Işığıyla kalın..
Sevgilerimle..

Tuba Paçacı, Toz'u inceledi.
14 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Sam Hawksmoor - Toz
Sayfa Sayısı:480
Tür:Roman, Bilim-Kurgu
~~
"Olağanüstü yetenekleri yüzünden odasına kapatılmasının üzerinden tam altı hafta geçti. Annesine göre Genie, şeytan tarafından ele geçirilen, günahkâr bir kızdı ve normal bir yaşamı hak etmiyordu.
Herkesin korktuğu güçleri, Genie’ye kaybolan çocuklara dair imgeler göstermeye başladığındaysa, her şey daha garip bir hal aldı.
Genie, cevapları aramak üzere çıktığı yolda, var olmaya dair yeni ve hepsinden daha önemli bir soruyla karşılaşacaktı: Bedenlerimizin dışında bir yaşama başlamak mümkün müydü?"
*******************************************************************************
Uzun uzun anlatılacak bir şey var mı bilmiyorum önce konusundan bahsedeyim kısaca, Spurlake kasabasında esrarlı biçimde ardı ardına küçük çocuklar kaybolmaya başlıyor ve her kayboluşun ardından Rahip Schneider bu çocuklar için dua yürüyüşleri gibi şeyler düzenliyor, baş karakterlerimizden olan Genie, Rahip tarafından "Şeytanın gelini" ilan ediliyor, annesini ve diğer müritlerini etkisi altına alarak kızın Şeytan tarafından ele geçirildiğine inandırıyor ve onu kendi odasına kapatıyorlar. İşte buradan itibaren başlıyor her şey, sıradan bir macera gibi başlamasına rağmen bilim-kurgu bazen bilim-gerçek bazen fantastik bazense sevimli bir romantizm içeriyordu kitap.
Uzun zamandır beklediğim bir filmi tek solukta izlemişim gibi hissettirdi son sayfalara kadar, hiç bir anında sıkılmadım, gerilim, sonunda rahata ermiş olmalarının huzuru, mutluluk, acı, hüzün her şey o kadar iyi ifade edilmişti ki.

340-341. sayfalarda geçen diyaloglarda çok fazla etkilendim. Okumadan bilemezsiniz ama :)
Tek sorun sonuydu, o kadar heyecanlıydım ki, öylece bitti, öylece, dümdüz, kazandılar mı, kaybettiler mi, ne oldu, ne bitti hiç bir şey söylemeden, başrollerden başı çevirip başka bir karakterin kısa bir anıyla bitti kitap öylece, çok üzüldüm çünkü bu kadar iyi bir kurgunun çok daha iyi bir sonla bitebileceğine inanmıştım sanırım.
Her şeye rağmen çok güzeldi, fiziğe, ışınlanmaya, deneylere ve 51.bölge tarzı yerlere ilginiz varsa kesinlikle okunmalı.

#book #books #bookstagram #toz #martıyayınları #samhawksmoor #bookish #read #okumak #kitap #bilimkurgu #bookie

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
08 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

BİR YİĞİTLİK ÂNI
Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
22 Aralık 1849

Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
Bindiriyorlar ite ite.

Adamın yanında, zincire vurulmuş
Suskun ve yüzleri solgun
Dokuz yoldaş;
Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
Hepsi seziyor çünkü
Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
Yaşamının,

İşte durdu
Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
Açılan demir parmaklıktan
Karanlık bir dünya parçasına.
Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
Kül rengi bir sis tabakası
Süslemekte yüce mahkemeyi
Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

Ölüm!
Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
Sessizliğin titreyen aynasına,
Ve sert bir ses duyuluyor
Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
Ve sonra,
Sessiz bir mezara düşüyor
Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

Sanki düş görür gibi,
Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
Sessiz bir feryatla
Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

Sonra, üçer üçer
Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

İşte aceleyle bir kazak geliyor
Gözlerini bağlamaya.
Ve adam,
Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
Ama şu anda,
Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
Ve bu kandan
Pırıltılı dalgalar halinde akan
Bütün bir yaşam fışkırıyor.
Ve o,
Bu anda, şu ölüm ânında
Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
Ruhunda yeniden canlandırıyor;
Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
Birkaç dost, iki yudum şehvet,
Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
Damarlarında dolaşıyor;
Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
Ama acı gerçek,
Siyah ve ağır
Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
Ve şimdi,
Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
Seziyor siyah ve sessiz adımların
Giderek yaklaştığını;
Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
Ve sonunda atmaz olduğunu.
Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
Kazaklar,
Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
Bu bir tek saniye bin yıla bedel.


Ve birden bir haykırış:
Durun!

Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
Sesi açık ve berrak
Ölüm sessizliğini kesiyor:
Çar hazretleri
Tanrı adına merhamete gelip
Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
Fakat damarlarındaki kan
Yeniden harekete geçiyor.
Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
Ve ölüm
Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
Sonsuz ışığın selamını seziyor.

Gardiyan,
Bağlarını çözüyor sessizce,
Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
Yanan şakaklarından.
Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
Donmuş benliğine dönmek için
Çevresini yokluyor.

Ve o anda
Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
Sabah kızıllığının olgun gülleri,
Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
Çatısı üzerinde parıldayan haç,
Kutsal bir kılıç gibi
Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
Bir ışık seli,
Alev alev yanan dalgalarını
Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

Sis bulutları
Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
Kara bulutlar halinde
Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
Ve adam,
Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
Ve işitiyor adam ilk defa
Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
Kandırılmışların feryadını.
Ve işitiyor adam,
Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
Fakat, yukardaki ışık seli,
Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
Dünya acılardan uzaklaşıp
Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
Yerine getireceğini Tanrı’nın.
Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
Ve sonsuz bir bağışlayış,
Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
Alev kırmızısı bir melek
Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
Ve adamın ürperen yüreğine
Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

Ve adam,
Yere yıkılırcasına dize geliyor,
Bir anda, sonsuz acılar içindeki
Bütün evreni hissediyor içinde.
Vücudu tirtir titremekte,
Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
Islatıyor boşanan gözyaşları.
Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
Ve o,
Bu bir tek saniyede
Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
Tıpkı onun gibi,
Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
Yüzü solgun
Ve sönük.

İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
Bakışları,
Yabancı ve tamamen içine kapanık,
Ve titreyen dudaklarının çevresinde
Karamazovların sarı gülüşü var.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (Can Yayınları)İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (Can Yayınları)