• Konuşma fırsatı verilmeyen, çatılardaki insanların kaybolan hikâyeleri ve bir Svetlana Aleksiyeviç incelemesi daha.

    SOVYETLER BİRLİĞİ'NİN ÇÖKÜŞ DÖNEMLERİ...
    Ve sonrası. Yeni Rusya...

    " Elinde üç cep telefonu var, otuz saniyede bir içlerinden biri çalıyor. Günde on üç-on beş saat çalışıyor. İzin ve tatil yok. Mutluluk? Mutluluk da ne? Dünya değişti artık..." Yeryüzü cennetine demir yumruklarla adım adım. " İnsan hayatı satın alınıyor. Tanrı değilse bile tanrıcık oluyorsun!! SSCB'de doğdu hepsi ve hepsi hâlâ oralı."

    " Puşkin Meydanı’nda ilk McDonald’s açıldı...  Televizyonda ilk reklam bir Türk çayının reklamı. Eskiden her şey griydi, şimdi parlak renkler, çekici tabelalar. Her şeyi istiyor insan!"

    Peki nasıldı? Evet önceleri... Korkunç açlık zamanları. Barış ile savaşın arasında gümrük olmayan zamanlar. Mutfaklarda fantastik projelerin üretildiği zamanlar... Silah almaya dünden hazır olan insanlar. Şarkıların,  şiirlerin ve kitapların yasak olduğu zamanlar ve buna rağmen gizlice dinleyip okuyanlar. Ne değişti yasak gene yasak ama değişti işte, birbirleriyle alay edip, beraber yaşayan insanlar azaldı...

    Önceden, özgürlük öğretilmemiş sadece özgürlük için ölüm. Şimdi de pek farklı sayılmaz ki, özgürlük öğretildi fakat ölüme devam!

     Medyanın ötesidir Svetlana. Tarihin en kanlı terkedilmiş hikâyelerini bataklıklardan çıkaran güçlü kadın. Sovyetler Birliği'nin tarihi kesinlikle Aleksiyeviç'den de okunmalıdır. Umutla ve saygıyla!
  • #şiirpostu

    Dostoyevski’yi “Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler, Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda”

    BİR YİĞİTLİK ÂNI

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849

    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.

    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.

    Stefan Zweig

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar : On İki Tarihsel Minyatür
    Çevirmen: Kasım Eğit
    Can Yayınları
  • Burada öncelikle Sn. İbrahim Yusuf Pala’ya yapmış olduğu jestinden dolayı teşekkür etmek isterim. Kitabı bana ulaştığında elimde olanları bitirmeden okumaya başlamak istemedim. Hoş tasarım ve renk uyumlu kapağı olan bu güzel eseri bitirmem yaklaşık üç günümü aldı. Daha hızlı bitirebilir miydim?! Evet, bitirebilirdim ama ilgilenmem gereken bir işim ve ailem olduğunu da unutmamak gerekir. :)

    Biraz önce de bahsettiğim gibi, kitabı üç günde okudum. Kitap, yazarımız Sn. Pala’nın hikâyesini anlatış tarzı ve konunun içeriği açısından bana yeraltı edebiyatına daha uygun olduğu hissiyatını verdi. Her ne kadar karışık bir giriş yapsa da, olayların akışı ve özellikle de sonuna yaklaşınca ters köşe yapması oldukça başarılıydı.

    Konu içerisinde olan karakterler, onların birbirleri ile olan ilişkileri, gidişata yön vermeleri ve bu süreçte de kimin iyi, kimin kötü, kimin hayali, kimin gerçek olduğunu tamamen biz okurlara bıraktığını gözlemledim diyebilirim. Psikiyatrik bir seans ile başlayan hikâyemiz, beklenmedik şeylere davet çıkarırcasına ikili üçlü ilişkiler ile sizi alıp götürüyor. Sonuna yakın, “hadi canım sende!” diyebileceğinizi hissediyorum.

    Güzel bir kurgusu ve anlatım türü olan hikâyenin ana karakterlerinin olay akışı çok farklı bir şekilde gelişiyor. Evet, başında da belirttiğim üzere, kitap +18 içerikli ve açıkçası ebeveynler tarafından küçük çocuklar ve ergenler için uygun görülmeyebilir.

    Kitapta Bay Şair’e yakışacak bir hayat tarzını okuyor ve şahit oluyoruz. Kendisinden de daha ne beklenebilirdi ki?! Görünen köy kılavuz istemez misali. :) Ara hikâyeler, anılar, düşünceler ve zihnin derinliklerinden gelen sesler. Evet, ara ara kendimi bir psikiyatri kliniğinde gibi hissetmedim değil yani. Kitabı okurken karakterleri yoklayan seslerin, konuşmaların sizi o yönde bir hissiyata itmesi de çok doğal.

    Burada, bu eser ile ilgili verilmiş göz ardı edilemez bir emek var ve felsefi, psikolojik bir kitap bağlamında ele alınabilecek türde bir konuya şahit oluyoruz. Bugün etrafınıza dönün bir bakın ve bana ne gördüğünüzü söyleyin?! Ben her gün evden işe geçerken, gün içinde araç ile ya da yaya giderken ve yine akşam evime dönerken insanları inceliyorum. Kendimce gözlem yapıyorum ve bu gözlemimde de mutluluk, mutsuzluk, kendi kendine konuşan, garip hareketler sergileyen birçok kişi görüyorum. Belki buna bende dahilim!!! Demem o ki, bu kitapta bahse konu şeyler hangimizin etrafında olmuyor ki? Hangimizin hayatı mükemmel ve dört dörtlük? Hadi ama!!! Hepimizin içinde bize seslenen bir hayali karakter yok mu? Adını koymasak bile o her gün bizi alttan alttan dürtüyor… :)

    Evet, kitabı beş ile puanlandırmış olsam bile, felsefe ve psikoloji anlamında ele alınması gereken bir kitap diyebilirim. Okuyan herkesin en azından bir kere olsun bazı şeyler hakkında kafa yoracağına ve düşüneceğine eminim. Buradan Sn. Pala’ya tekrar teşekkür eder, başarılarının devamını dilerim.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Öncelikle hediye edilen kitap için teşekkür ediyorum.Ancak bu inceleme için yanlı davranacağım anlamına gelmiyor. :)

    Konu olarak saplantılı bir aşk hikayesini ele alan bir kitap.İlk sayfalarda hatta 30. sayfaya kadar bir karmaşanın içinde buluyorsunuz kendinizi ve bu sizde bir bıkkınlık uyandırıyor.Daha sonra olaylara hakim oldukça okumanız hızlanıyor.Ancak bu sıkılma konusu kitabı yarıda bırakmanıza el verebilir.Sonuna geldiğinizde bir rahatlık konuya hakim olma sizi sarıyor.

    Kitapta cinsellik mi diyeyim veya sex objelerinin biraz fazlalığı beni biraz rahatsız etti.İlk sayfaların sıkkınlığı ve bunlar bir olunca okuyucuyu yoruyor.Ancak dediğim gibi okumaya devam edip sonunu getirdiğinizde bir mutluluk ve rahatlama sizi sarıyor.

    İbrahim bey bir kusurum olduysa affola ancak yazacağınız yeni kitaplarda dikkat etmeniz için yorumumu tarafsız bir şekilde yapmaya çalıştım.Sizi kıracak veya üzecek bir söz kullandıysam özür dilerim.Yolunuz açık olsun.Nice kitaplara imza atmanız dileğiyle.
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Evlilik
    Link: #31249563
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
  • Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
    Kadim TATAROĞLU