• HUZURUM DA HAYAT

    Aşkın tarifi kitap da saklı ... Kalemim gezer kağıda özlem olmuş . Aşkı bulmak sonsuzluk demektir bir nevi . Kalem gezer gezer , yazar yazar sonunda defterine kavuşur . Su gibi sanki , akarken yolunu bulan . Huzura giden yollardan biri . Saltasyonsuz , süregelen yol . Ömür boyu hayalini kurduğun . Kim bilebilir ki belki de hayalin gerçek olduğunda bayılacaksın. Şükür edersin o ana. Çünkü o an belirgin bir davranıştır senin için . Ayrıntıya takılmazsın , aksine şükür edersin .

    Gökyüzü bulutlar şekilli ise , anlamını belirle bulutların . Sana benzeyen aşk , bana benzeyen dost , ona benzeyen arkadaşlık ...
    Sevgi unutulur mu hiç . Hepsini bir yere toplayıp sevgi olsun yağsın yeryüzüne . İnsanlar kıskanç kötümser nefret dolusu olmasın ...

    Mutluluk sebebimiz bi günde o gün olsun ne çıkar. Güvenimiz eksik de olsa çoğu zaman hayata karşı , ne olmuş yani sen kendine güvenlikten sonra , elaleme de ne oluyor ...

    Yolun İslam , Tefsirin hadisler olsun ..
    Bayrağın ay yıldızımız , sıcaklık bulduğun mutluluk sebebin olsun ...

    Benim adım huzurda kaybolan hayat ...

    @writerselma
  • Geriye bakmadan,kimseye aldırış etmeden,hayatın bütün zorluklarına ve engellerine direnerek, kararlı ve emin adımlarla ileriye yürümek, yeniden başlamak için yürümek, sevgiyle yürümek...

    Yürümek, yürümek,yürümek...

    "Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var? Yan yana asılı duran resimlerin korkutucu düşlerle yüklü can sıkıcı renklerinden başka. Susmak, tanımak, sevmek.."(s.152)

    Sevgi Soysal'ın 1970 yılında yazmış olduğu Yürümek, Türk edebiyatı için o döneme kadar benzeri olmayan özgün bir kitap niteliğinde.Cinsel kimlik karmaşası ve cinsellik kavramını gözü pek bir şekilde işlemesi ,cinsiyet ve sınıf ayrımı,geleneksel toplum düzeni eleştirisi, ataerkil bir toplumdan farklı olarak kadını bir birey olarak merkeze koyması..

    Sevgi Soysal Yürümek kitabı ile, 1970 “TRT Roman Ödülleri Yarışması”nda Fakir Bayburt, Tarık Buğra, Abbas Sayar ve Oğuz Atay ile birlikte "Başarı Ödülü”nü kazanıyor. Ödülle başlayan kitabın macerası ne yazık ki bir "müstehcenlik"(Ne alakaysa!) şikayetinden dolayı kötü bir dönem geçiriyor olay yargıya intikal ediyor. Sevgi Soysal belirli bir dönem tutuklu kalıyor ve kitap toplatılarak yasaklanıyor yaklaşık 4 yıl süren bu dönem sonucunda 1974 yılında TBMM tarafından oluşturulan komite kitabı inceliyor ve bilirkişi raporu ile dava düşüyor.
    Kitabın İletişim yayınları baskısında ilk sayfalarında dava ve bilirkişi raporunu görmek de mümkün.

    Hayata bakış açıları aynı olan,toplumun değer sistemlerini yargılayan, geleneksel düzene karşı olan, neredeyse birbirlerine ruh ikizi kadar benziyor diyebileceğimiz Ela ve Mehmet karakterleri üzerine kurgulanmış yürümek.

    Ela ve Mehmet Cumhuriyet Ankarası'nın farklı yerlerinde yaşayan iki insan.

    İçe kapanık, iletişim kuramayan, bilincinin farkına varamayan
    Mehmet,
    çocukluktan itibaren hep yasaklarla karşılaşmış ve hep
    toplumsal değerlerle çatışmış Ela.

    Çocukluk dönemlerinde ki sorunları geleneksel toplum tarafından bastırılmış,cinsel gelişimleri ayıp ile örtbas edilerek sorunları çözümlenmemiş mutsuz iki insan.

    "Aynaya, göğüslerinin nice büyüdüğünü anlamak için bakarken yakalanmak, doktorculuk oynarken yakalanmak, bütün çocuklar için aynı önemde suçlardır sanıyordu. Bütün çocukların aynı suçlardan korktuklarını,
    bütün çocukların aynı büyüklerden, aynı şeyleri önemseyen
    büyüklerden korktuklarını."(s.37)

    Tanıştıktan sonra mutluluğu birlikte arayan, sevginin peşinden koşan iki insan..

    "..mutluluğu her şeyden soyutlamak, bir an için de olsa yalnızca mutlu olmak, niçin mümkün olmasın?(s.135)
    "...mutluluk düşü kurmak mümkün mü?
    "İnanmak, bir şeyler yapmak, birlikte daha iyisini, daha güzelini yapmak, bunun için sevmek; çünkü bunlar sevgisiz olmaz."

    Çocukluklarından başlayıp,yetişkinliğe ve tanışmalarına kadar olan süreci,onların hayatlarını doğrusal bir zaman çizgisinde farklı farklı kareler üzerinden okuyoruz.
    Yazar-Anlatıcı tekniğinin kullanıldığı, bilinç akışı ve iç monolog tekniklerine, geriye(flashback) dönüşlere de yer verilen kitapta ayrıca karakterler arasındaki geçişte şiirsel bir anlatım ile doğa olayına yer veriliyor. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde "bahar" ön plana çıkarken, yetişkinlik dönemlerinde ise "hayvan "üzerinden doğa olayı aktarılıyor.
    Yazarın Ankara'yı betimlemesi ile de okuduğum 3 gün süre boyunca kendimi Ankara'nın sokaklarında yürürken hissettiğimi söyleyebilirim.

    Kitap, konusal olarak bir aşk romanı gibi görünse de ben kesinlikle öyle olduğunu düşünmüyorum.
    Mehmet ve Ela'nın çocukluk dönemlerinde yaşadığı cinsel karmaşa, toplum tarafından cinsel duygularının teşhir edilmesi, sınıfsal farklılıklar, kadın sorunun toplumun en önemli önceliğinin olması kadını bir birey olarak merkeze alması, geleneksel düzene olan eleştiri, alt metinlerde vermiş olduğu mesaj ve daha birçok olgudan dolayı,kitabın topluma ve düzene yönelik eleştiriye öncülük ettiğini ,bireyin ve toplumun sosyo-kültürel değişimini çözümler nitelikte bir zihniyet romanı olduğunu düşünüyorum.

    Yazıldığı dönem itibari ile cesaret gerektiren bir kitap olmasından dolayı Sevgi Soysal'a olan hayranlığım daha da çok arttı. Edebi anlamda ise beklentimi olabildiğince karşıladı kitap.

    Ne yazık ki 12 Mart döneminden dolayı değeri anlaşılamayan,kaybolan yazarlarımızdan Sevgi Soysal.. Sitede de okunma sayısı oldukça düşük,bu eksikliği gidermek amacıyla Sevgi Soysal okumaları yapan sevgili Şerife Karakaya'nın yapmış olduğu Tante Rosa(#35449353) ve Tutkulu Perçem (#36690703)incelemelerini de paylaşmak istiyorum. Sevgi Soysal'a ve kitaplarına hak ettiği değerlerin verilmesi umuduyla..

    Sevgi Soysal okuyup, Sevgi dolu günler geçirmeniz dileğiyle...
    Keyifli okumalar..
  • Sabah sisi gibi mutluluk Farkına varmadan kaybolan
  • Bir tarafta bir çocuğun penceresinden seyredilen masum bir dünya... Beyaz gemisi ve Maral Ana'sından, yani hayallerinden başka kimsesi olmayan bir çocuk...

    "İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenemez, gelişemez." diyor yazar kitabın son kalp atışlarında. Bir yerde o özün olmadığı ve o tohumun filizlenemediği ruhlar, insanlar; Orozkul ve diğerleri. Diğer yanda içindeki özü koruyan, vicdanının kökü kopmamış bir çocuk... Ve dedesinin kökleri zayıf, pasif vicdanı. 'Cehalet' diye adlandırdıkları hayal dünyası ve inançları, Maral Ana'ya karşı duydukları sadakat, zihin için cehalet olabilir lâkin kalp için bilgeliktir. Öyle saf, öyle temiz bir kalbin ürünüdür ki bu inanç, o özden öylesine büyük bir kalp filizlenmiştir ki, Maral Ana'nın cansız bedeni önüne serilse dahi ona olan inancı yitmemiş, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddetmiştir. Hayatı boyunca Maral Ana'nın o şefkatli yüreğini yüreğinde hissedip adetâ Maral Ana'nın insan vücudu olan dede, onu kendi elleriyle katlettiğinde kendini de katletmiştir. İçindeki o çocuk kalbi yavaş yavaş yitirmiş, Orozkul'un, yani kötülüğün kuklası olmuştur.

    Romanın sonlarında bir çocuğu hayallerine bu kadar bağlayıp onu kendi elleriyle sökmüş olduğu düşüncesinin vicdan azabını yaşamaktadır zirâ kalbindeki o özü, o çocuk vicdanını, kendi elleriyle söküp atmak zorunda kalmıştır. Aslında çocuğun hayalleri sökülmemiştir, aksine daha çok güçlenmiştir ve içindeki o iyilik tohumu öylesine büyümüştür ki, ebediyete kadar uzanmıştır... Etrafındaki bütün kargaşaya, dünyevi bütün sorunların içinde kaybolan insanlara karşın, çocuk her zaman kendi zihninde, kendi dünyasında yaşamaktadır. İyilik ve kötülük aslında iç içedir ve bir savaş içindedir; görünüşte Orozkul'un, yani kötülüğün hâkimiyeti sürerken, bu güç kılıfına bürünmüş güçsüzlük otoritesine karşı iyilik içten içe hep savaşmaktadır ve bu savaşı, dedesi yenemese de çocuk yenmiştir. İyiliğin köklerinin sağlamlaşması için de bir güç gereklidir, tek başına bir zafer elde edilemez; savaşılacak bir düşman olmalıdır ki gerçekten zaferi tadıp güçlü olduğunu söyleyebilesin. Dedesi, içinde kışkırtımayan bir nefs canavarı olmadığı için iyilik tohumlarını yeşertebilmiştir lâkin gün gelip de o nefs canavarı çaresizliğinin sırtından güçlenince, o gün o ormanda tetiğe basmış ve savaşı kötülük yenmiştir. Eşinin söylediği o cümleler, para kazanmayana 'adam' denilmeyeceğini söyleyen zihni ve ardından acizlik duygusu, o tetiğe basmasına sebep olmuştur. Kitabın başında da söylediği gibi: "Onun tek üstünlüğü bundan ibaretti. Başkalarının gözünde küçük düşmekten korkmamasıydı." Ve bu üstünlüğü giderek yitirince başkasının gözünde küçük düşmekten korkması, çaresizliği, onu kendi içinde küçültmüştü... Lâkin hâkikî iyilik, içindeki o nefs canavarını yenince ortaya çıkar. Hayatı boyunca inandığı bir hayali, içinde bulunduğu çaresiz durumun korkusuyla kaybetmiş ve hikâyede o çocuk vicdanı, o özden filizlenen iyilik çiçeği, yavaş yavaş solmuştur. Bu benim fikrimce, romanda iyiliğin kötülüğe yenilişinin sembolüdür.

    Bir yandan da romanda hâlis kötülüğün sembolü Orozkul vardır. Orozkul, kendi zayıflığını örtmek için içinde bulunduğu konumu kullanan; içindeki ayıbı örtmek için başkalarının yüzüne kara çalan, bir insanın karakterden yoksunluğunun yansımasıdır. Paranın hüküm sürdüğü bir yerde, güzel sözün ve güzelliğin yitirilmiş hâlidir. Zayıf insanların içsel hesaplaşmaları yok denecek kadar azdır, içlerindeki vicdan mahkemesinde asla kendilerini cezalandırmazlar; zaten o mahkemeden yoksunluğu, çevresindeki herkesi suçlu ve kendini yargıç yapar. Orozkul'un çevresindeki herkese karşı duyduğu öfkesi, suçlayıcı tavrı, kendi içindeki zayıflığın dışavurumudur; sürekli içki içip zihnini sarhoş ederek içindeki o kirli öfkeyi ve kini dışarı salmasa, kendi içindeki kirle yaşayamayacak duruma gelecektir... Öyle kirli bir dünyaya sahiptir ki, kendi bile kendisine dayanamayıp kaçış yolunu sarhoşlukta bulur; bir insana kendinden kaçışları mutluluk veriyorsa, o insanın içinde içsel hesaplaşmaları yığılıdır. Ve vicdanından uzaklaşan insan, kötülüğe yaklaşır. Orozkul, romanın sonunda dahi görünüşte gücünü koruyup Maral Ana'yı katlettirse de, o boynuzunu parçalarkenki hayvanî öfkesi, aslında asıl yenilginin gösterimidir. "Bundan da büyük kafaları kıracağım! Bundan da büyük boynuzları parçalayacağım!" diyerek baltayı boynuza vurması, insanın nefsine köle olarak gelebileceği en alçak andır... Hakikâtte yenilen Orozkul'dan başkası değildir. Çünkü o, asla bir balık olamayaktır... Çünkü iyilik çiçeğinin çürümüş, kokmuş hâli kalbinde serilidir.

    Ve çocuk... İyiliğin mûnis sembolü. Her şeye rağmen yürekten istediği beyaz gemisine doğru yüzen balık... Mısır koçanı boyunda bir çocuk, büyük bir karakterin ardında... Orozkul gibi insanların hiç acımayacağı, boğazından tutup parçaladığını zannederken son anlarında bile Maral Ana'yı ve beyaz gemisini düşünüp boğazındaki o elleri hissetmeyecek kadar güçlü bir tohum. Bir şimşek gibi çakmaktan vazgeçmeyen, ebediyete kanat açarak dallarını gökyüzüne uzatan iyilik ağacı. Çocuk vicdanını her şeye rağmen korudukça filizlenip açtı, ebediyete uzandı. O çocuk, insanlığın özü; insanın en muazzam noktası. İnsan ahlâkının en saf hâli. Onun kalbindeki özü koruması gibi insan vicdanını korudukça, o tohumda filizlendikçe insan ahlâkı, insan, insan olma bilincini hatırlayacaktır, demeye çalışıyor benim fikrimce yazar son cümlelerinde. Ve çocuk bir balık olup beyaz gemisine yüzerken, içimizde onu hissedebildiğimiz kadar güçlenecek iyilik, çocuk. Yazarın, "Çocuk okuyucunun yüreğinde kendine bir sığınak bulursa, bu çocuğun gücü olacaktır," dediği gibi... Bu roman, kötülüğün iyiliği devirmesi gibi görülebilir perdenin görünenen yüzünde, lâkin siyah taş beyaz şahı devirmemiştir, beyaz piyon devrilirken siyah şahı kaybıyla yenilgiye uğratmıştır. Zirâ o, içindeki hırsın mağlubu olmuştur.

    Kitabın son cümlelerinde de söylediği gibi:

    "Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur.Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır."