• Oysa kendinde kaybolan herkes bilir. Hiçbir şehir, insanın içi kadar büyük değildir..
  • Sineklerin Tanrısı gibi bir romanın yazarı olarak William Golding'in 1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne değer görülmesi İngiltere'de pek çok İngilizi rahatsız etmişti. Romanda anlatılan şiddet dolu olayların yaşları altı ila on üç arasında değişen çocuklar tarafından gerçekleştirilmiş oluşunu tam bir "saçmalık" olarak değerlendirmişlerdi. Çocukluk, saflığın, iyiliğin simgesi, insanın insanlaşmadan, şiddetle tanışmadan önceki durumu olduğu için çocuklara yönelik böylesi bir yaklaşımı "feci" bulmuşlardı. Yaklaşık dört yıl önce İngiltere gerçek bir "Sineklerin Tanrısı" olayıyla karşılaşınca yine aynı İngilizler donup kaldı. Altı ve sekiz yaşlarında iki erkek çocuğu Liverpool'daki en işlek alışveriş merkezinde kaybolan beş yaşında bir başka erkek çocuğunu, annesine götüreceklerini söyleyerek elinden tuttular, hiç acele etmeden dışarı çıkardılar. Sıkça kullanılmayan, şehir merkezinden biraz uzakta bir tren yoluna götürdüler. İşkence yaparak öldürdüler. İşkencenin türü ve çocuğun nasıl öldürüldüğü gibi ayrıntılar/bilgiler basına hiçbir şekilde verilmedi.
  • Oğuz Atay 12 Ekim 1934’te İnebolu Kastamonu’da doğdu. Babası, VI., VII dönem Sinop, VIII. Dönem Kastamonu Milletvekilliği yapan Cemil Atay'dır. 1951′de bugünkü adı Ankara Koleji olan Ankara Maarif Koleji‘ni, 1957′de de İTÜ İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. Üç yıl sonra İDMMA İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi) İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. 1975′te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Oğuz Atay, Tutunamayanlar‘ın 1971-72′de yayınlanmasından sonra, önemli bir tartışmanın odak noktası oldu. Bu romanıyla 1970 TRT Roman Ödülü‘nü kazandı.

    Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.

    Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973′te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı‘nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi “Türkiye'nin Ruhu“nu yazamadan 13 Aralık 1977′de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

    Öldükten sonra 1987′de Günlük, 1998′de ise Eylembilim adlı kitapları yayımlanmıştır. Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamayan Atay'ın kitapları ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Yıldız Ecevit'in hazırladığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım… 2005 yılında yayınlandı. Türk edebiyatında yazdığı Tutunamayanlar ile post-modern tarzda eser veren ilk yazar Oğuz Atay'dır.

    Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır. Kastamonu Valiliği kendisi adına 2007 yılından beri Oğuz Atay Edebiyat ödülleri vermektedir.

    YAYINLANMIŞ ESERLERİ

    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylembilim (1998)

    HAKKINDAKİ ELEŞTİRİ VE MAKALELER

    Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul.

    “Ben Buradayım” – Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit, İletişim Yayınları, 2005, İstanbul.

    Oğuz Atay’a Armağan – Türk Edebiyatının “Oyun/Bozan”ı, yayına hazırlayan: Handan İnci, İletişim Yayınları, İstanbul 2007.

    Nabokov'dan Oğuz Atay'a ‘Tutunamayanlar'da ‘Solgun Ateş' İzleri, Ramazan Gülendam–Bahadır Sürelli, Varlık, 1151, 31-37 (2003).

    “Yapıtları ve Yaşamıyla Oğuz Atay”, Hasan Uygun, Mavi Melek, sayı:44, 05/02/2010.

    “Korkuyu Beklerken Gelenler”: Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar, derleyen: Hilmi Tezgör.

    Oğuz Atay: Romandaki düşünce, Feridun Andaç, edebiyathaber.net, 1 Aralık 2015.

    Oğuz Atay’ın Dünyası, Tatjana Seyppel, İletişim Yayınları, 1989, İstanbul.

    Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum, Handan İnci-Elif Türker, İletişim Yayınları, 2009, İstanbul. (13-14 Aralık 2007 tarihlerindeki sempozyumun genişletilmiş basımı.)

    HAKKINDA AZ BİLİNENLER

    – Babası 11 sene CHP’den milletvekilliği yaptı.

    Ailsi ile 1940’ların başı…

    – Gençlk yıllarında karikatürle ilgilendi

    – En sevdiği yazarlar Dostoyevski ve Kafka’ydı.

    – İlk romanı Tutunamayanlar’ı ilk okuyan Vüs’at O. Bener’di.

    – Tutunamayan kitabındaki karakterler aslında kendi hayatından arkadaşlarıydı.

    – En büyük hayranlarından biri Orhan Pamuk’tu.

    – Kısa film yönetmenliği de yaptı. Ancak çektiği film kayboldu.

    – Kaybolan Günlüğü Marmara Üniversitesi’nden bir öğrencinin çantasından çıktı.

    – Son sözleri “Sevinmeyin, daha ölmedim” oldu.

    Ölüm onu Mecidiyeköy’deki arkadaşı Altay Gündüz’ün evinde yakalamıştır. Oğuz Atay banyodadır ve uzun süre çıkmaz, bu durumdan endişe duyan ev halkı seslenir ve “Sevinmeyin, daha ölmedim.” cevabının muzipliğiyle gülmeye koyulurlar. Aradan bir süre daha geçer ve Oğuz Atay dışarı çıkmaz. Bunlar yazarın son sözleridir.
  • Tanpınar‘ın kült romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü...
    Kitap, hikaye boyunca Türk milletinin Osmanlı'dan beri yaşadığı kültür bocalamasını gerçekçi bir dille aktarıyor. Şiir anlayışının dışında bir tutum sergileyen yazar, daha akıcı, yalın ve gerçekçi bir dil kullanmıştır. Hikâye boyunca ağızda müthiş bir tat bırakan yemeği, büyük bir iştahla yiyormuş gibi parçalayarak okuma arzusu duyuyorsunuz.

    Tanpınar, "zaman" kavramının üzerinde oldukça ciddi bir duruş sergiler. Nitekim bunu şiirlerinde de görmek mümkündür.

    Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında

    Edebiyatı bilinçli bir biçimde kullanan yazar/şair, bu geniş masada evrensel bakımdan insanın zaman mefhumunu; özel açıdan ise Türk halkının kültürel bocalamasını konu ediniyor.

    Son cümleyi başta söylemek gibi bir huyum vardır: Hayatımda karşılaştığım en iyi Türk romanıdır.

    - Kitap, kendine yabancılaşma, kültürel yozlaşma meseleleri üzerinde derin bir şekilde durduğu gibi bunu biraz da mizahi süslerle okura sunuyor. Yani kitabı okurken eleştirileri fark etmeniz için eleştirilen mananın farkında olmanız gerekiyor.

    - Birey -- toplum çatışmasında ise Hayri İrdal, sürekli bir bocalama evresindedir. Bunu bazen maddi duruma yorarken daha sonraları bunun asıl sebebinin maddiyat değil de yabancılaşma olduğunun farkına varır. Nitekim Hayri İrdal, tahsilli değildir ve eksik bir çocukluk yaşamıştır. Doktor Ramiz'in tetkikleri, Hayri İrdal'ın kişiliğini ortaya koyuyor. Hayri İrdal, saplantılar içinde büyümüş, şefkatten bihaber ve toplumun yabancı yüzüne biraz daha yabancı kalmıştır. Asıl bocalama evresi burada ortaya çıkar. Çünkü ikinci eşini sevmemesine rağmen -hatta metresi de vardır- eşiyle mutlu bir hayat sürebileceğine inanır. Çünkü halihazırda edindiği yabancı kimliğin yegane yapı taşlarından birisi de eşinin kişilik yapısıdır.

    - Kitabın sonundaki sohbette dikkatimi çeken bir cümleyi paylaşmak isterim: "Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Hala da o şartla severler fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar." Bu, bir toplumun tamamen bir özetiydi.

    -Necip Fazıl'ın dediği gibi, "Şarklının gözünde Garplı, Garplının gözünde Şarklı." olan Hayri İrdal'ın bocalaması, bütün bir milletin bocalamasının küçük fakat kapsamlı bir örneğidir.

    - Bütün bu kapsamlar üzerinde duran daha farklı ve daha genel mana olan zamanın önemi de kitabın hemen hemen her bölümde vurgulanıyor. Nitekim Muvakkit Nuri Efendi'nin "Düşün Hayri Irdal. Düşün Aziz dostum bu ne sözdür Bu demektir ki iyi ayarlanmış bir saat bir saniye bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz.

    Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse saatte 18000000 saniye kaybederiz günü asıl faydalı kısmını 10 saat addetsek 180000000 saniyede bir günde 180000000 saniye Yani 3000000 dakika Bu demektir ki günde 50000 saat kaybediyoruz hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kayboluyor..."

    -Hiciv yönünden oldukça kapsamlı bir kitap. Birden fazla açıdan eleştiri oklarını topluma saplayan cümlelerle karşılaşıyoruz:
    "Bazen düşünürümm ne kadar garip mahluklarız! Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız."

    -"Nihayet şu karara vardım ki ona hiç kimsenin ihtiyacı yok. Hürriyet aşkı bir nevi snobizmden başka bir şey değildir.

    Hakikaten muhtaç olsaydık hakikaten sevseydik o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer! Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur ve İşin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz."

    -"Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

    Ben bu kadar kendi zıttı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde 7-8 defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde 7-8 defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden davul zurna sokaklara fırladık."

    -"Ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeli idim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü."

    -"Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonlu yaratırsa bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda bir salon da kendi fonksiyonlu yaratır."

    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, kült bir eser hakkında yazma cesaretinde bulunmak istemedim ilk anda. Fakat kitapları sadece okumak ve köşeye bırakmak gibi bir adetimi terke gidiyorum. Böylesi daha manalı oluyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.
  • Sihirbaz

    İsmail Kılıçarslan

    16 Eyl 2018, Pazar

    Derler ki Samiriye’de icra-ı sanat eyleyen o sihirbaz, Allah’a rüşvet vermeye çalıştığı için öldü.

    Hikâye uzun ama biz kısasını yazalım. Biz az yazalım, siz çok anlayın.

    Derler ki bu sihirbaz işinde mahir mi mahir biriymiş. Güya kaybolan eşyaları bulur, güya havada yürür, güya hastaları iyileştirirmiş. Elbette kaybolan eşyaları önce çalar, elbette havada özel bir düzenekle yürür, elbette kendi yoldaşlarına hasta numarası yaptırarak onları iyileştirirmiş.

    Böylelikle de kârına kâr, servetine servet ekler, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak sihirbazlığa devam edermiş.

    Ta ki şehre, Hz. İsa Efendimiz’in bir havarisi gelene kadar…

    Kudüs’te hem Yahudilerin hem de Roma’nın bin türlü zulmüne uğrayan ilk Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın vaz’ ettiği hak dini yaymak için Filistin’in ve Ceziretü’l-Arab’ın her bir yanına hicret etmişler. Kelâmı ve akideyi yaymak için tebliğ çalışmalarına başlamışlar.

    İşte o ilk Hristiyanlardan biri de yolunu Samiriye’ye düşürmüş. Kadınları peçeli, erkekleri pazulu, sert iklimli, sert kurallı bir yermiş burası.

    Havari, şehrin pazar yerinde görmüş sihirbazın sahnesini. El çabukluğu ile bin türlü numara yaptıktan sonra güya felçli bir çocuğu da iyileştirmiş ki meydan bu gösteri ile coşmuş. Fakat gel gör ki, sihirbazın karşısına gerçekten yatalak durumda bir kadıncağız getirmiş halktan biri. “Madem hastaları iyi ediyorsun, bu yatalak hastamızı da iyileştir” demiş.

    İşte böyleyken böyle olur. El çabukluğu ile, üçkağıt ile, sahtekârlık ile iş görenin foyası dökülüverir en nihayet.

    Zor durumda kalan sihirbaz elleriyle kadının bedenini sıvazlamış ama onda gerçekten hasta olan birini iyileştirecek güç nerede? Halk sihirbazı yuhalamaya, eline geçirdiklerini adama atmaya başlamışken Hz. İsa’nın yoldaşı “Hele durun!” diyerek fırlamış sahneye. Elini yatalak kadıncağızın yüzüne koyup, “Kudreti yüce olan Rabbimiz’in adıyla ve onun gücüyle şifa bulasın” diye dua buyurmuş.

    Allah’ın izniyle kalkıvermiş kadın ayağa. Havarinin eteklerine kapanıp, “Malım mülküm, varım yoğum senin olsun” demiş. Havari de, “Bizim yolumuz yoksulluk yoludur, fukaralık yoludur. Bizim yolumuz tek olan Allah’a iman yoludur. Güç O’nundur, kudret O’nundur. Hepinizi Rabbimiz’e iman etmeye ve Hz. İsa’nın yolunu takip etmeye davet ediyorum” demiş.

    İşte Samiriye’de insanların fevç fevç kendi ata dinlerini bırakıp Nasrânî olmaları böylece başlamış.

    Körler, cüzzamlılar, yüzü iltihaplı yara olanlar, kolu-bacağı olmayanlar, kötürümler akın akın havarinin karşısına gelip şifa istemişler ondan. Havari de, “Şifa yalnız Şafi olandandır. Kudret Rabbimiz’dedir” diyerek dua buyurmuş onlara. Allah’ın izniyle her biri şifasını bulmuş.

    Manzarayı gören sihirbaz, malını mülkünü satıp bir keseye doldurmuş ve dolgunca keseyi havarinin ayaklarının dibine bırakıvermiş. Demiş ki: “Ey yüce kişi. Bilirim ki senin parayla işin yoktur. Ama isterim ki bu servetimle Samiriye’ye Rabbin adının bolca zikredileceği bir ibadethane yapasın. Dinini o ibadethanede gönül rahatlığı ile anlatasın.”

    Havari, sihirbazın doğru yolu bulduğunu, Allah’ın ona hidayet nasip ettiğini düşünmüş ama sözleri orada durmamış sihirbazın. Demiş ki: “Tabii, sen de bunun karşılığında Rabbinin bana da hastaları iyileştirme, onlara şifa verme gücü bahşetmesini sağla.”

    Havari, ayağının altındaki keseye bir tekme atıp, “Allah’a rüşvet vermek isteyene, O’nu parayla satın almayı düşünene lânet olsun” diye bağırmış.

    O andan itibaren Samiriye göğünü kapkara bir bulut kaplamış. Sihirbaz, oracıkta, o karanlıkta acılar içerisinde kıvranıp ölesiye kadar da şehrin üzerindeki bulut kımıldamamış bir yere.

    Derler ki o sihirbazın hatası Allah’ı satın almaya çalışmaktı. O’na rüşvet vermeye cür’et etmesiydi.

    Derler ki o havarinin hatası da sihirbaza hidayet dilemek yerine ona lanet etmesiydi.

    Ve derler ki o günden sonra o kara bulut, rüşvet ile iş yapmaya alışmış insanların, toplulukların, memleketlerin üzerinde gezinir ve cümle rüşvetçiler acı içerisinde ölmeden de oradan ayrılmazlar. Yalnız bir farkla: O bulutları ancak görmesini bilenler görür.
  • 12 Mart 2004 tarihinde, öğlen saat 13.00 civarında Deyr el-Zor’dan Araplar ve Qamişlo’dan Kürtler arasında, Qamişlo stadyumunda düzenledikleri futbol maçında bir arbede çıkmıştır. Saddam ve Baas yanlısı Deyr el-Zor şehrinin holiganlıklarıyla nam salmış taraftarlarının, grup olarak Qamişlo şehir merkezinden stadyuma kadar yürüdükleri, çeşitli silahlar taşıdıkları ve ellerinde Kürt karşıtı ve Saddam yanlısı pankartlar taşıdıkları bildirilmiştir. Aşağı yukarı 2000 kadar taraftar maçı izlemeye gelen Kürt seyirciye saldırmıştır. Qamişlo bele-diye başkanı güvenlik güçlerinin stadyuma girmesini emretmiş ve kalabalığa ateş açma izni vermiştir. Stadyum içinde aralarında çocukların da bulunduğu 7 Kürdün öldürüldüğü ve düzinelercesinin yaralandığı bildirilmiştir.


    Aynı gece Amudê, Dêrik, el-Haseke ve Serê Kanêye (Ras el- Ayn) gibi Suriye’nin kuzeyinde yer alan Kürt şehirlerinde ve başkent Şam’da gösteriler düzenlenmiştir. Birçok hükümet binasına saldırılar düzenlenmiş ve yakılıp yıkılmıştır. Binalar arasında Qamişlo’daki Baas Partisi binası ve sabık devlet başkanı Hafız Esad’ın heykeli bulunmaktadır. Birçok Kürt sivilin hükümet güçleriyle çarpışırken öldüğü bildirilmiştir.

    El-Haseke bölgesi valisi Qamişlo’ya helikopterler ve tanklar gönderilmesini istemiştir. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, insanlara sokaklardan çekilmeleri emredilmiştir. Tüm şehirdeki telefon ve haberleşme şebekesi çökmüştür. Ertesi gün, bir önceki gün ölen Kürtlerin cenazeleri 100 bin kadar insanın eşlik ettiği bir konvoyla Qamişlo sokaklarından geçerken, polis halka ateş açmıştır. Beş kadar protestocu öldürülmüştür. Yaralılar öncelikle Qamişlo’daki özel ve devlet hastanelerine götürülmüş; ancak yaralıları taşıyan araçlar polis koruması eşliğinde yaralıları daha büyük devlet hastanelerine nakletmişlerdir.Yaralıların aileleri ve doktorlar bu nakillere karşı çıktıkları ve ayrıca hastanelerin birçoğunun çok sayıda yaralıya müdahale edecek kadar donanımlı olmadıkları da bildirilmiştir. Birçok yaralı da tutuklanma korkusu nedeniyle hastaneye yatmamıştır. Dêrik adındaki Kürt kasabasında 16 yaşında bir gencin (Haşan Nuri) öldürüldüğü ve 80 kişinin yaralandığı haber verilmiştir. Sonraki günlerde, Suriye’nin tüm Kürt bölgelerinde kitlesel gösteriler düzenlendiği, Kürtlerin öldürüldüğü, yaralandığı ve tutuklandığı, Kürt işyerlerine ve yerleşimlerine saldırılar düzenlediği bildirilmiştir.


    12 Mart akşamı Şam’da Şam Üniversitesinde Kürt öğrenciler tarafından bir gösteri düzenlenmiştir. Sonraki günlerde, neredeyse her gün yeni bir gösteri yapılmış ve Kürtler arasındaki gerilim tırmanışa geçmiştir. Bu arada tutuklamalar ve gözaltına almalar devam etmiş, yüzlerce Kürt tutuklanmıştır. 18 Martta birçok Kürt üniversiteden kolejlere ve yurtlara zarar vermek, bildiri dağıtmak ve siyasi olaylara karışmak gibi suçlamalarla üniversiteden atılmıştır. Protestolar yaklaşık bir hafta kadar sürmüştür. Bölgedeki huzur ve güven ortamını tesis etmek için Kürt köy ve kasabalarına ve yerleşim bölgelerinin arasına askerler yerleştirilmiş, sokağa çıkma yasağı uygulanmış ve çok sayıda polis bu bölgelerde görev yapmıştır. Gösterilerin sona ermesine müteakip tüm Suriye’de birçok Kürt tutuklanmıştır.Ayrıca gözaltında "kaybolan" Kürtlere ne olduğu halen bilinmemektedir.
    Kaynaklar
    Harriet montgomery - Suriye Kürtleri İnkar Edilen Halk
  • Merhaba arkadaşlar. Bu incelememiz her zaman olduğu gibi Tarihsever arkadaşlara ayrılacak. Bir tarih kitabı olması ve İlber Hocamızın yazması nedeniyle de gene uzuuun (şaka şaka) bir inceleme olacağından heralde Spoiler-Tanıtım vs yazmama lüzum yoktur. Varsa da yazdık zaten. Her bölümün incelemesinin yanında elimde olsa başlık başlık da inceleme ekleyeceğim. Neyse, haydi Bismillah.
    Kitabımız aslında ta 1979 yılına uzanıyor ama 2007 yılında yoğun baskı ve şiddet (!) sonrası hocamız tekrar gözden geçirerek kitabı yayına hazırlıyor. Eh, ellerine sağlık demek lazım.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde Sasaniler döneminde İran ve Bizans’ın yönetim yapısını inceliyoruz. Eyalet Yönetimleri, Hukuki Yapı, Toprak Rejimi, Kentsel ve Ticari Örgütler de bahsedilen alanlar. Neden İran ve Bizans derseniz, bahsedilen dönemde (3. yüzyıl) bu bölgede bulunan ve savaşan 2 devlet bunlar diyebiliriz.
    --- 2. Bölüm ---
    İslam Devtinde Yönetim başlığı altında Yönetim Örgütü, Görevliler ve Büroları, Hukuk Sistemi, Vergi ve Yargı Örgütü, Arazi Rejimi ve İslam Şehirleri sonrası bir de Sonuç kısmıyla toparlama görüyoruz. Peygamberimiz döneminde Arap bölgesi dışına çıkamayan Müslümanların, Ömer sonrası dönemde nasıl geliştiği ve bu gelişimin Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yeni bir oluşum getirdiği üzerine açtık bahsimizi.
    Burada özellikle dikkatimi çeken bir noktadan bahsedeceğim. Bu dönemde İslam henüz yeni. Peygamber vefat etmiş lakin mirasçıları var. Kavgalar da ortaya çıkıyor ama bölgede bir Arap üstünlüğü söz konusu. Buna rağmen İslam toplumu Hukuk’u alacağı yer olarak Kuran yerine; Roma, Bizans ve Sasani sistemlerini tercih ediyor. Bunun çarpıklığı aklımı oldukça çeldi diyebilirim.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde “Ortaçağlarda Akdeniz ve İtalyan Denizci Devletleri” başlığını görüyoruz ancak dikkatimi çekti. Böyle bir kural var mı yoksa sırf gözümüze mi hoş geliyor bilmem ama başlıklarda bile bağlaçları yazarken hep küçük yazıyoruz. Nedenini de bilmiyorum.
    Tabi konumuza dönecek olursak bu devletleri; Amalfi, Pisa, Cenova, Floransa ve en önemlisi –yani bilineni- Venedik olarak sıralayabiliriz.
    --- 4. Bölüm ---
    Her ne kadar bu bölümde 12. YY ve 13. YY Anadolu üzerinde durulsa da Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve diğer Beylikler yanında 14. YY başında Doğu Avrupa ve İlber hocamızın asla vazgeçemediği Ortadoğu üzerine de değiniyoruz. Mesela aklımda en çok kalan Bulgarların yaşadığı ve geliştirdiği Avrupa’da bir anda nasıl çöktüğü ve Osmanlı’nın hakimiyetinin kolaylaşması hadisesi oldu.
    --- 5. Bölüm ---
    Osmanlı’nın Toprak Sistemi üzerine konuştuğumuz bu bölümde, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışını değerlendirmeden tabii ki olmaz, Tımar Sistemini ele arak başlayıp; Vergi ve Kırsal Hayattan, isyanlara, hatta yetmezmiş gibi bu sisteme ilişkin teorilere de yer tutuyoruz.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölüm, kitabımıza ait en uzun bölümlerden birisi. (110 sayfa) Osmanlı Devletinin Merkez ve Taşra Örgütü buraya konu ediniyor ama Osmanlı Padişahı ve Saray Yaşantısı, merak edilen Hilafet ve devletin Şeriat devleti olup olmadığı konularına değiniyoruz. Saray Teşkilatı, Divan-ı Hümayun, Sadrazamlık, oldukça merak ettiğim Bab-ı Ali konusu, Maliye, İlmiye, Ordu, Donanma… Bunların yanında Amerika’nın şuan kullandığı yapı olan Eyalet Sistemi ile bunun yapı ve idaresi konuları bizlere dolu dolu anlatılıyor.
    Bunların yanında üzerinde en çok durulan konular tabii ki yönetim sistemindeki o karışıklığı nasıl düzene oturttukları ve düzenin nasıl dağıldığı ile ilgili. Bununla beraber Kadı konusunda da öyle detaylı çalışma vermiş ki; bize 2 satır anlatılıp geçilen yerdeki bu sistemi böyle görünce insanın ağzı açık kalıyor desek yeridir. Şimdi hakimler bile bütün anayasayı bilmek zorunda değil. Avukatlar yasada bulunan maddeler ve boşlukları yakalamayı başarıyor. Bunu göz önüne alınca o dönemin kadılığı hususunda da çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Zaten görevlerini tek alıntıda paylaştım. Görmüşsünüzdür.
    --- 7. Bölüm ---
    Çok detaylı bir konuya değindiğimizi söyleyebilirim. Konumuzun adı Osmanlı Şehirleri ve Ulaştırma. Konu böyle olunca uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Bölümü 2 başlık altında inceliyoruz. Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme ile Osmanlı Şehirlerinin Yapısı bu konu başlıklarımız.
    Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme bölümümüzde Endüstriden önce toplumdaki ulaşım sıkıntısına dikkat çekiliyor ki günümüzde bunu Doğu-Batı ayrımıyla da anlayabilirdik. Tabi Doğu bölgesinde gün geçmiyor ki yeni proje yapılmasın. Neyse bu bizim konumuz değil biz geçmişe bakıyoruz şimdi.
    Diğer konumuzda Osmanlı Şehirlerinin Yapısı ve Kurumsallaşması. Burada da şehrin mekânsal yapısı, yönetimi, modern şehir yönetimine neden geçildiği, yapısal özellikler, Avrupa şehirleriyle karşılaştırmalar yapılıyor. Üretim ve esnaf loncaları, narh işlemi, iaşe ve ibate (yiyip içme ve barınma), mahalle idaresi ve yapısı, altyapı ve hizmetler, en önemli konulardan ve gelir kaynaklarından biri olan Vakıflar, Yapılar ve Gayrimüslim denilen gruba dair yapılan şehir faaliyetleri bizim ana konularımızı oluşturuyor.
    --- 8. Bölüm ---
    Bölümümüz Siyasal ve Toplumsal Değişme Dönemini ele alsa da bunun temel kaynağı 2. Viyana Kuşatması olarak geçer. Viyana Kuşatmalarının başarısızlığı ve ardından gelen antlaşmalar ile Osmanlı’nın eski gücünde olmadığı, önceden vezirini başka bir ülkenin kralına eş tutan İmparatorluğun; halkının dahi padişahını umursamadığı bir döneme hızlı geçiş evresi olarak nitelendirebiliriz.
    Klasik Osmanlı düzenin birkaç yüzyıl daha kendini idare etmesi ama sonunda bozulması, Siyasal ve Sosyal değişmeler ve bunlara ayak uydurulamaması, Orta Anadolu’da gelenin gideni aratmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle bunun acısını vergi veren köylünün çekmesi gibi olumsuz durumlar detaylı olarak ele alınıyor. Şunu da net söyleyebilirim ki, Halil İnalcık gerçekten de muazzam bir Osmanlı Tarihçisi ve eserlerini kaliteli baskı olarak yapan bir kurum maalesef YOK. Çünkü bizde tarihten sıkılmayan, seve seve okuyan kitle (bu işi yapan araştırmacı ve eğitimci zümre hariç) neredeyse yok gibi ve bu yokluk nedeniyle bu tarz işlere zaman harcanmıyor. Yazık.
    --- 9. Bölüm ---
    Tanzimat Dönemi – Yönetimin Modernleşmesi de sondan önceki bölümümüz. Tanzimat nedenlerinden başlayarak, Merkezi İdarede (Eğitim, Yargı, Hukuk vs) modernleşme, Taşra Yönetimi ve tabii Tanzimatın genel etki tepkileri işleniyor. Bir de son olarak ek bölüm ele alınmış ve Osmanlı Toplumunda Millet Sistemi olarak biraz derin bir bahsimiz var.
    Geç başlayan Türk Milliyetçiliği ile birlikte belediyecilik üzerinde de sıkça duruluyor. Bir Türk yurdunda nasıl olur da Türk Milliyetçiliği bu kadar geç başlar derseniz; aslında başlayan bir kavram hatta bir ülkü olan bu durum daha sonra unutulmuş, 4. Murad zamanında biraz hatırlansa da onun akabinde gene unutulmuş, modern tabir ‘Globallik’ adı altında gelişim yerine değişim yutturulmaya çalışılmış ve bunda da başarılı olunmuştur. Burada da dış devletlerin etkilerinin ne derece önemli olduğunu görüyoruz.
    Burada üzerinde durulan Millet konusundan bahsetmiştim. Bu konu aslında DİN odaklı bir merkez konusu ama dikkatimi çeken bu hak dinleri yaşayan her grubun kendi adetini yaşaması ve birbirine ne olursa olsun karışmaması geliyor ki bir İslam İmparatorluğunda bunu önceki devirde yalnızca dünyanın en büyük Hümanisti Fatih Sultan Mehmed Han yapmış olunca, gözüme hoş göründü. Ben Elhamdülillah Müslümanım lakin herkes benle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil ve isteyen istediği inancı yaşamalıdır diye düşünürüm hep. Bunu burada da görebilmek; Osmanlıyı kötüleyenler adına bir kapak hatta logar kapağı mahiyetindedir. İyi olmuş bu çalışma. (Kaynak için s.454)
    --- 10. Bölüm ---
    Bu bölümde, Tanzimat olayına tam da başlıktaki gibi Genel Bir Bakışta bulunuyoruz. Burada dönemin bürokratları ve bürokrasisi incelenmiş, maliye üzerinde (saray özellikle) durulmuş, Taşra idaresi ve modern Osmanlı belediyelerinden bahsedilmiş. Bu idarenin nasıl kontrol edildiği, meşrutiyetin etkileri ve merkezi hükumetin yeniden yapılanması üzerinde durulmuş. Tabii en sonda da olaylı padişah –Ruhu Şad Olsun- 2. Abdülhamid dönemine bir vurgu yapılmış. Anayasal olarak.
    Tanzimat üzerinden aslında kaybolan ve geri getirilmeye çalışılan bir Türkçe üzerine duruluyor ki burada aslen Türk olmayıp da Türk’e ve Türklüğe hizmet eden birinden bahsedeceğim. Galatasaray Futbol Kulübü kurucusu Ali Sami Yen’in babası merhum Şemseddin Sami Bey’den bahsediyorum. İkisinin de ruhu şad olsun.
    Böylelikle güzel bir Tarih kitabının daha sonuna geldik. Aslında İlber Ortaylı hocama ait birkaç kitap daha var ama hepsini şimdiden tadarsam ilerde lezzetli bir şeyler bulamama ihtimalim yüksek diye neredeyse ayda bir Tarih okuyorum. Napayım elimde olsa 50 kitabını da alır hemen başlarım ama böyle değerli tarihçi hocalarımız o kadar az ki insan ne kadar uzatırsa o kadar faydalanıyor. Yani en azından bana öyle geliyor.
    Cümleten Allah’a emanet olun. Mutlu tatiller geçirin inşallah arkadaşlar. Bir de böyle güzel olduğunu düşündüğünüz, okumamı isteyebileceğiniz kitaplar varsa yorum yahut mesaj atarsanız sevinirim. Hazır hafta sonu gelmiş, fırsatım varken temin ederim. Kitaplı Günler..