Açtığımda gözlerimi, dünyanın en güzel kadınını gördüm. Dünyanın, aşık olunabilecek tek kadınını. Onunla karşılaştığı için insanın Tanrısına, cehennemde sonsuza kadar yanmaya razı olduğunu haykıracak güzellikteki kadını gördüm.
"Sonra da seni gördüm o barda... Ben hep mutsuz oldum. Ama seninle hayatımın değişeceğini sandım. Ama sen de herkes kadar kötüsün. Erkeklerden nefret ediyorum!" "Ben de" dedim içimden. İşte bir ortak nokta! Üstelik, ben nefretimde daha cömerttim. Kadınlardan da nefret ediyordum.
Beni ölümsüzlermişçesine seven ailemi terk ettikten sonra bile yüzlerini sadece iki defa rüyamda görmüştüm. Bu küçük kız mı hayat öpücüğü verecekti, olmayan vicdanıma?
Daha anlayamamıştı sonunda ölüm olan bir hayatta mutlu son olmasının mantığa aykırı olduğunu. Ölüm mutlu bir son olamazdı. Kimse için. Ama yine de insanlar, kendilerini kandırmak için hayatlarını dönemlere bölüyorlar ve ancak o dönemlere mutlu sonlar uydurabiliyorlardı. Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi.