Kendimizi kandırma kapasitemiz üzerine ne kadar çok düşünürsem, inançlarım ufalanıp sanki bir kum gibi ellerimin arasından daha çok kayıyor ve bu derin düşünce zihnimi bulandıran bir duyguya dönüşünce, tüm dünya bana gölgelerden yapılmış bir sis, köşeler alacakaranlığı, bir ara verme kurgusu, sabaha hiç dönmeyen bir şafak gibi geliyor. Her şey kendinin ölü mutlaklığına, donmuş ayrıntılarına dönüşüyor. Unutmak için derin düşünceye daldığım duyularım bile bir çeşit uykuda, uzakta ve ikincil gibi, bir tür arada kalmışlık, farklılık, gölgelerin ve kafa karışıklığının yan ürünleri.
Özgürlük için olan korkakça sevgimiz, köleliğin içimize ne kadar işlemiş olduğunun delildir. Bunu bilerek her şeyin monotonluğundan özgürleşerek başka nerede daha kolay nefes alabilirim, eğer hastalık etrafımda değil de ciğerlerimdeyse?
Yaşam biz nasıl görüyorsak öyle. Tarlası onun için her şey olan bir çiftçi için tarla bir imparatorluk. İmparatorluk alanını yetersiz bulan Sezar için, imparatorluk arazisi tarla kadar küçük. Fakir adamın bir imparatorluğu varken, büyük adamın bir tarlası var. Gerçekten sahip olduklarımız duyularımız. Algılanan olgular yerine her şey algılar içinde var ve biz yaşam gerçeğini buna dayandırıyoruz.
Her zaman anda yaşarım. Geleceği bilmem ve artık geçmişim yok. Birincisi bana her şeyin olasılığı, ikincisi hiçbir şeyin gerçeği olarak baskı yapar... O zamanki duygularımı bile özlemiyorum çünkü hissetmek o anı gerektirir- o an geçince sayfa çevrilir öykü sürer, başka şeyler anlatılır.
Varlığımın bahçesini demir parmaklıklarla çevirdim -bir taş duvardan daha azametli. Öyle ki başkalarını dışarda tutarken ve diğerleri gibi kendi yerlerinde tutarken, onları çok iyi izleyebiliyorum.