Kanayan yaralarımızla, hayal kırıklıklarımızla, aldatılışlarımızla, başarısızlıklarımızla öğrenecektik yaşamayı ve asla geriye bakıp pişman olmayacaktık. Ne bir bahanemiz ne de başkalarını suçlayışlarımız olacaktı. Bazen incinecek, bazen üzülecek, bazense büyük darbeler alacaktık... Ama önce o hayat yaşanacaktı.
En kötü durumlarda bile isyan etmeyip, kendini huzurlu tutmayı başarabildiğinde ve kaderine güvendiğinde, o yüce, saf teslimiyet duygusu seni asla ama asla yalnız bırakmayacak meleklerini yanına gönderiyordu.
Jack Kerouac'ın satırlarını sesli bir şekilde okyanusa okudum: "Şimdiki gençlerin tek derdi, üniversiteye girmek, iyi bir iş, ev, araba edinmek, çocuk sahibi olmak. Yazarken bile sıkılıyorum bunlardan. Aslında başka insanların hayatına karışacak biri değilim. Herkes kendi kurallarına göre yaşamalı. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri."