Dünya da senin toplumun da kolaylıkla yerinden oynatılmış, kimse ne olduğunu düşünmeden ideallerin yerlerde süründüğünü görmemişti bile. Kimse bir şey düşünmüyor, düşünmek de istemiyordu. Oradan oraya koşturan bir kalabalık vardı. Sessizlik, sürüleşme, taşlaşma dönemi. Herşey çökertilmişti işte. Ta o zamanlarda okumuştun; benimsediğin buydu: Sokrates'ten, Kierkegaard'a kadar uzanan kalın bir çizgi: "Tek kişi de kalsan bir bireysin sen." Bunu izleyen düşünce şu olabilirdi: "Kendini yükseltmelisin." "Güçlü olma istemi." Bu sözün siyasi koşullar içinde Lenin'in söylediği o siyasi ahlâk ilkesinden pek farkı yok: "Tek kişi de kalsan bir partisin sen." Tek kişi de olsan insanlığa -eğer yaşanacak hayat yaşanmaya değecekse- yeni bir yaşam umudu, yeni bir ışık verecek olan sensin. Tek kişi de kalsan.
Kim bilir, bu adım adım yalnızlaşma sonunda mutlak bir yalnızlığa ulaşacak. Kim bilir? Sadece anabildiğin şeylerle baş başa kalacaksın. Gene de bir zenginlik! Hepsi sana çok hoş görünmese de, içlerinde çok güzel olanları da var. Önemli olansa anımsadığın şeylerin içinde bir yükseliş yaratması. Öyle zamanlar. O zaman kendi iç-gücüne yeniden kavuştuğunu sanıyorsun. Bu da bir coşku veriyor sana. Kendi kendine sahip çıkıyorsun. Hayır, büsbütün buruşturulmuş, bir kenara atılmış değilsin. Varsın, coşkuya bile ulaşabiliyorsun. Sadece mevsimleri, kimi gecenin yaklaştığı vakitlerde sonsuz bir güzelliğe bürünen, bir çizgi haline gelen bulutları, akşamın serinliğini değil -sadece güzel kadınları değil, parıltılı insanları da gördün, birlikte yaşadın- pek çok güzel şey girdi yaşamına. İçinde ne kadar eksiklik duygusu olursa olsun. Seni ayakta tutacak kadar iç-güçlerin de vardı.