1770'te doğan Hegel, 1820'lerde gücünün ve etkisinin zirvesindeydi. Fakat güçlerini kullanarak onu yıllarca Prusya Akademisi'nin dışında tutan filologlar tarafından kabul edilmiyordu. Bununla birlikte Hegel, sadece zamanın Alman felsefesinde merkezi bir yer tutmakla kalmamış, aynı zamanda romantik tarihçiler üzerinde de derin bir etkide bulunmuştur. Yine Hegel'in çağının tipik bir siması olduğunu kuşku yoktur. Avrupa'yı ya da kendi ifadesiyle, ılıman iklim kuşağını seviyor; Asya dağlarına ve Hindistan'a saygı duyuyor; İslam'dan nefret ediyor ve Afrika'dan tümüyle tiksiniyordu.
Avrupamerkezci olan Rousseau, Çin'e ve Mısır'a dikkati çekecek ölçüde az ilgi göstermiştir. Bu, daha sonraki döneme mensup romantikler arasında da egemen olan bir özellikti. Romantiklerin eğilimleri hemen hemen her zaman, insani erdemlerin gerçek hazinesi olarak gördükleri puslu ve dağlık Kuzey Avrupa'dan yanaydı.
Locke ve 18. yüzyılda David Hume ve Benjamin Franklin gibi İngilizce konuşan düşünürlerin çoğunun ırkçı olduğuna kuşku yoktur. Bu düşünürler, koyu ten renginin ahlaki ve zihni aşağılık ile ilişkili olduğu yolundaki popüler inançları dile getirmiştir. Hume'da ise ırkçılık göreneksel dini o kadar aşmıştır ki, Hume tek bir insan yaratığı olmadığı, bir çok farklı insan türü olduğu görüşünün öncüsü olmuştur. Ona göre, "Eğer doğa bu insan türleri arasında daha başlangıçta bir ayrılık yapmamış olsaydı, o kadar çok ülkede ve çağda bu kadar eş dağılımlı ve sabit bir farklılık olamazdı.
Daha da önemlisi, yakın dönemlere ait bir dizi bilimci Kopernik'in matematiksel modelinin İslam kaynaklarına, özellikle 13. yüzyıl bilgini Nasreddin Tusi ile 14. yüzyıl bilgini İbnüşşatir'in yapıtlarına dayandığını göstermiştir.