Kuşkusuz, okunması gereken klasiklerdendir Beyaz Diş.
Özellikle giriş kısmında insanla doğanın, ehlileştirilmiş olanla yabanıl kalmışın mücadelesi, nefes kesici bir şekilde serilir önümüze. Okuyucuyu son ana dek merak uyandırıcı, gerilimli bir takibin ortasına sürükleyen bu görkemli giriş, vahşi doğanın ortasında avcıyken av durumuna düşmüş olan insanların gözünden anlatılır; insana özgü gözü karalığın ve mücadele azminin, yavaş yavaş umutsuzluğa, çaresizliğe ve son olarak umarsızlığa nasıl dönüştüğünü benzer duyguları yoğun bir şekilde hissederek deneyimlersiniz.
İnsanların gözünden sunulan giriş kısmı başladığı gibi hızlı bir şekilde geçip gittikten sonra, tüm ağırbaşlılığı ve dinginliğiyle vahşi yaşamın kalbinde dünyaya gelen bir canlının bu el değmemiş, yabanıl dünyayı tanıma, keşfetme ve anlamaya çalışmasına, bu sefer vahşi olanın bakış açısından, sabırla, keyifle, coşkuyla tanık oluruz. Hikayenin merkezinde artık insan değil, insanların çağlar boyunca süren ehlileştirme ve yeni evcil türler yaratma gereksinimine, hatta tutkusuna karşın, bir yanı olanca azametiyle yabanıl kalmayı başarmış vahşi bir tür vardır.
Beyaz Diş, bu türün yavaş yavaş insan egemenliğiyle tanışıp, önce saygı, sonra nefret ve son olarak da sevgiyle bu egemenliği kabul ediş öyküsüdür aslında. Bu nedenle hikayenin baş kahramanı olup olan biten her şeye onun gözlerinden tanık olduğumuz Beyaz Diş, çocukluğundan yetişkinliğine kadar giden süreçte birbirinden tamamen ayrı üç farklı sahibin (Beyaz Diş'e göreyse insan-tanrının) gölgesinde yaşamak zorunda kalır.
Kızılderili ilk sahibi Beyaz Diş'e ne sevgi ne de şefkat gösteriyor; buna karşın, ikisinin arasında türlerinin doğasına anlayıştan kaynaklı, karşılıklı saygıya dayanan ve yazılı olmasa da çerçevesi kalın, sert hatlarla çizilmiş bir