• Tek korkum,henüz kendimi tanımamışken,yarın ölüvermek!
    Sadık Hidayet
    Sayfa 16 - Ayrıntı
  • 512 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    -Çok çok hafif derecede spoiler vardır.-

    "Sirk, haber vermeden gelir. Gelmeden önce hiçbir duyuru yapılmaz, kimseye haber verilmez. Dün yokken, birden ortaya çıkar."

    Heyecanlı heyecanlı kitap okumayalı bayağı oluyordu ki imdadıma Gece Sirki yetişti. Kütüphanede karşılaştık Gece Sirki ile ve Okuyan Muggle Gözde'nin sevdiğini bildiğimden tereddüt etmeden aldım kitabı.

    Arka kapağındaki tanıtım yazısı da oldukça merak uyandırıcıydı. Sadece gece yarısı açılan bir sirk ve hiçbir sirkte görülmemiş çadırlar... Kesinlikle kitaba tav olmuştum ve başladım okumaya.

    Başladım başlamasına ama kendimi kitaba kaptırmam beklediğimden uzun sürdü, yaklaşık 150 sayfa kadar. Kitap kötü olduğu için değil, aksine çok sevdiğim ve genelde fantastik olan kitaplarda hep böyle oluyor. Yazar, kitaptaki evreni tanıtmadan okuyucuyu birden olayların ortasına atıveriyor ve parçaları birleştirmek okuyucuya düşüyor.

    Daha çocukluklarından itibaren bir karşılaşma için eğitilen iki sihirbaz Celia ve Marcoyu, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sirk oluşturmak için bir araya gelen bir grubu ve olaylara nerede ve nasıl dahil olacağını pek kestiremediğimiz Bailey adında bir genci okuyoruz. Hikaye üç farklı koldan, üç farklı tarihte ilerlediği için başta zor geliyor biraz hepsine bütün olarak bakmak ama okudukça parçalar yerine oturmaya başlıyor ve bir bakıyorsunuz ki kendinizi çoktan o evrenin içinde kaybetmişsiniz.

    Baştan itibaren bahsi geçen "karşılaşma" benim beklediğimden çok farklı ve bu farklılığa bayıldım. Ben Harry ve Voldemort gibi yüz yüze kozlarını paylaşmalarını beklerken çok daha sihirli ve anlamlı bir karşılaşma oldu. Aşık atışmasına benzettim ben biraz, ikisi kendi bildikleri şekilde sihri kullanarak sirke eklemeler yaptılar. Onlar yaptıkça ben sirke aşık oldum, keşke gerçek olsa da kırmızı atkısını takıp şafak sökene kadar sirkin tadını çıkaran bir rêveur olsam diye düşündüm. Ayrıca iki sihirbaz arasındaki rekabetin imkansız bir aşka dönüşünün ağır ağır oluşu benim açımdan Gece Sirki'ne bir puan daha kazandırdı.

    Sirkte birbirinden farklı ve birbirinden büyülü o kadar çok çadır vardı ki betimleme okumayı pek de sevmeyen ben, yazar o çadırları tasvir ederken sadece okumadım gerçek manada o çadırları görebildim. Rüyalardan çıkmış gibiydi çadırlar. En sevdiklerimden biri koku çadırı oldu sanırım.

    Gece Sirki kesinlikle beklediğimden daha güzeldi. Olayların bağlanışı, sihrin ve sirkin işleyişi, o tarihi hava, tüm karakterler... Her şey birbiriyle tutarlı ve bütünler nitelikteydi. Keşke seri olsaydı ve bu evrende, bu karakterlerle daha çok zaman geçirebilseydik ama bu sefer de şimdi olduğu kadar etkileyici olmazdı, biliyorum. Bir okur asla tatmin olmuyor, gerçekten iflah olmayız :D

    Gece Sirki'ni okuyanlara en sevdiğiniz çadırın ne olduğunu, okumayanlara ise ilginizi çekip çekmediğini sorarak yorumumu burada noktalıyorum.
    Keyifli günler!^^

    Daha Fazlası için https://periodiclibrary.blogspot.com
  • kendimi herkesten akıllı saymanın tek nedeni, bi­tirmek şöyledursun, yaşamım boyunca hiçbir şeye başlama­mış olmamdır.
  • “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.”

    Pavese, Yaşama Uğraşı
  • sana göre kendimi ve onu sevmemem lazım, onun beni ve kendisini sevmemesi lazım.. problem değil normal bunları söylemen.
  • "Gülerek,sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum."
    Stefan Zweig
    Sayfa 36 - Kültür yayınları
  • 520 syf.
    ·4 günde
    Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı deli rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aynı göğün altında nefes alıyor, aynı yıldızlara bakıp dilek tutuyoruz, aynı deli dalgalarla mücadele ediyor, dalgalardan korktuğumuzda aynı geminin sükûnetine sığınıyoruz, kalbimizdeki ortak şarkının nakaratı hep aynı. Bunca aynılığa rağmen birbirimizi yemeye, birbirimizin kanını emmeye, bizi sükunete eriştiren deli dalgalardan koruyan gemimizin altını oymaya devam ediyoruz. Peki bizden başka bindiği dalı böyle hunharca kesen başka bir canlı mevcut mu? Evet ne yazık ki insan dışında kendine ihanet eden başka bir tür yaşamıyor bu koca dünyada.

    Uzun zamandır bu kadar vurulduğum bir kitap okumamıştım. İtiraf edeyim başlarda Martin’in Ruth’a olan aşkını uzun uzun anlattığı romantik satırlar içimi baydı. Öyle ya aşk artık ucuz romanların, dizilerin ve filmlerin konusu. Günümüzde bir aşk hikayesi ya da romanı yazmaya kalkışsanız herkes “klişe” diye burun kıvırıyor. Diğer yandan bünyemiz moderne, postmoderne öylesine alışmış ve şartlanmış ki Jack London’ın uzun tasvirleri, detaylı anlatımları insanı bunaltıyor. Bilinç akışı yok, anlatıcı hep aynı, fantastik unsur, büyülü gerçekçilik filan da ara ki bulasın. Dümdüz bir kitap bu Martin Eden... Dedim ya itiraf ediyorum başlangıçta böyle burun kıvırarak okudum kitabı. Bunların modası geçti modunda yani. Kafa dengi bir dostumun “Oku bak çok seveceksin!” tavsiyesini de uzun zamandır kulak arkası ediyordum. “Beş yüz küsür sayfa ne yazmış bu adam, kim okuyacak şimdi?” modundaydım. Sonra sahaf olarak da işletilen bir kitap kafede denk geldim kitaba. Aklıma dostumun tavsiyesi geldi ve satın aldım. Kitaplığımda okunmayan kitaplar bölümü var, epeyce bir yekûn tutan bir bölümdür, oraya attım günün birinde okunmak üzere. Ne zaman sıra gelecekti kim bilir? Son görüşmemizde dostuma “Bugünlerde okuma ve yazma modundayım, Martin Eden’ı okusam mı?” diye sorunca “Mutlaka okumalısın, bak pişman olmayacaksın.” şeklinde ısrarına devam etti. Kendimi bir yokladım. Sonra “Hadi başla Ayşe” dedim kendi kendime, en kötü, gitmezse yarım bırakırsın, ucunda ölüm yok ya.” Gaflet dedikleri bu olsa gerek. İtiraf edeyim büyük bir hata yapmışım, Jack London’ı bu kadar erteleyerek, yine itiraf edeyim bu kitabı tavsiye eden dostumun beni ne kadar iyi tanıdığını da unutarak bunca zaman böyle bir kitabı okuma zevkinden kendimi mahrum bırakmışım.
    (Bu yazı kitabın içeriğine dair bilgiler içerebilir!)

    Şimdi okumayanlar -hatta belki okuyanlar da- “İyi de bu kitap ne anlatıyor bu kadar etkilenilecek?” diyebilir. Kitabın üslubunu, yazarın verdiği detayları filan bir kenara atıp kuru bir özet yaptığımızda “Martin Eden yazar olma aşkıyla yanıp tutuşan bir delikanlının yaşadığı aşkın motivasyonuyla hiç yılmadan ve vazgeçmeden adım adım başarıya ulaşmasını anlatıyor.” diyebiliriz. "O zaman bir tür kişisel gelişim kitabı mı Martin Eden?" Değil efendim, böyle bir tespit bu kitaba yapılmış en ağır hakaret olur. “Martin Eden aslında Jack London’ın kendisidir, burada kendi yazar olma hikayesini anlatır. Bu roman otobiyografiktir.” desek “Neden olmasın, olabilir.” diyebiliriz. “Martin Eden iki farklı sınıftan insanın aşkının imkansızlığını anlatır.” Desek, bu kadar da basite indirgemeyelim bu kitabı, diye karşı çıkabiliriz.

    Martin Eden’la ilgili buna benzer birbirinden farklı o kadar çok tespit yapabiliriz ki. Çünkü Martin Eden sahici bir karakter, Jack London ona bir ruh vermiş, onu kanıyla canıyla aramızda yaşatıyor. Martin roman boyunca değişim ve gelişim gösteriyor. Onu önce aşık ve aşkı için her şeyi göze alabilecek bir adam olarak tanıyoruz, onun okuma ve yazma tutkusuna şahitlik ediyoruz, Martin aç kalırken onunla aç kalıyor, çamaşırhanede nefessiz çalışırken onunla aşırı çalışmanın insanı insanlıktan çıkardığını birlikte keşfediyoruz. Reddedilen her yazı için editörlere onunla birlikte kızıyor, onunla birlikte editörün gerçek bir insan olmadığı şüphesini taşıyoruz. London bizi Martin’in her anına ortak ediyor, son kertede başarılı roman budur. Edebiyat bizi kendimize getirmek için varsa eğer, Martin Eden bunu fazlasıyla başarıyor.

    Birbirimizin acılarına duyarsızlığımızın katlanarak arttığı bir gösterme / kendini beğendirme çağında yaşıyoruz. Kendi acılarımızı olabildiğince şımartıp büyütürken başkalarının acılarına karşı “Aa öyle mi vah vah!” deyip geçiyoruz. Bencilliklerimizi instagram fotolarına yansıtmamak için afilli pozlar versek de gerçek hayatta bunu örtemeyecek kadar insanlıktan yoksun hale geldik maalesef. Güzel insanlar gözümüzün önünde birer birer harcansa da, yaşama sevinçleri ellerinden de alınsa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığı içinde “iyi ki bana bir şey olmadı” diye şükredebiliyoruz. Çifte standartlarla değerlendiriyoruz birbirimizi. Bir insan paralı ve ünlüyse mutlak iyi, tersiyse kötü ilan edilebiliyor değer tablomuzda. Bu duyarsızlaşma, bu duygu nasırlaşması her insanı aynı derecede etkilemese de bazı özel yaradılışlı insanları derinden sarsabiliyor. İşte bunun için Martin Eden özel bir karakter ve işte bunun için ona ruh veren Jack London büyük yazar. “Martin Eden’ı ve onun gibileri küstüren ve onlara fazlalık muamelesi yapan bizleriz. Martin Eden gibi yazmaya tutkun bir insanı bütün kitapları ve yazıları basılmış ve büyük bir üne kavuşmuşken bu dünyaya küstüren biziz. Her toplumun Martin Eden'ları var çünkü. Özel yetenekleri olan, daha hassas ve duyarlı kalbi olan özel insanları. Böyle insanları küstürmemek, onlara sahip çıkıp değer vermek, dertleriyle dertlenmek elimizde. Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinin isimsiz çocuğu romanın sonunda balık olup Beyaz Gemi’sine kavuşmak üzere kendini nehrin serin sularına bırakır ya. O, Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık ve yaşamıyla yapamadığını ölümüyle gerçekleştirmiştir. Martin Eden’ın romanın sonunda kendini çok sevdiği denizlerin sularına bırakması; dünyanın kirine, pasına, insanlara insan olarak değer vermek yerine malına, mülküne, parasına ve ününe göre değer vermelerine tepki olarak atılmış kocaman bir tokattır kanımca. İşte tam da bu sebeple Martin Eden da tıpkı Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu gibi yaşamıyla gerçekleştiremediğini ölümüyle gerçekleştirmiş ve iz bırakan bir kahraman olmayı başarmıştır. O da Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık…

    BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ni-nasil-bilirsiniz/