Yaşadığımız ikinci medeniyet krizinde İslâm dünyası diye bir yer yok. İslam dünyası İslam'ın dünyası değil, çünkü iki asırdır dünyayı sömürgeciler ve dolayısıyla sömürgecilerin zihniyeti şekillendiriyor.
Geleneksel dünya görüşünün terkedildiği modern dönemde, müslüman toplumlar Avrupa emperyalizmine ve yayılmacılığına karşı uzun mücadeleler vermek zorunda kaldılar. İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere, Avrupalılar sadece İslâm topraklarını işgal etmediler; aynı zamanda klasik İslâm geleneğiyle irtibatını koparmış yeni siyasî ve fikri elitler ürettiler. Modernleşme adına yaşanan sekülerleşme ve köksüzleşme, İslâm toplumlarında Batı'ya karşı derin bir şüphe yarattı. Bugün bu şüphe, yaşadığımız kolonyalizm sonrası dönemde de devam ediyor.
Hıristiyanlığı resmî din haline getiren Roma imparatorları, İstanbul'un Hıristiyanlığın ikinci başşehri olmasını ve bütün dünya hıristiyanlarının dinî ve siyasî olarak kendilerine bağlı olmalarını istiyorlardı. Hz. Îsâ'nın Baba ve Oğul'dan oluşan hem ilâhî hem de insanî iki tabiatı olduğu öğretisi bütün Hıristiyanlara empoze edildiğinde, gösterilen tepkiler dinî olduğu kadar aynı zamanda siyasî idi. Zira Doğu Hıristiyanları Roma yahut İstanbul'un hâkimiyetini kabul etmeye yanaşmıyordu.
Haçlı seferlerinin Avrupa tarihindeki asıl misyonu papa, derebeyi ve kralların hedeflediği bir "birleşik Avrupa" yaratmaktı. "Doğu'dan gelen tehlike" olarak İslâm, bu süreci doğuran değil, tetikleyen bir etkendir.