Stefan
Zweig’ın psikoloji birikimine sahip bir yazarın
üstesinden gelebileceği bir iştir.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın
kahramanını ise sadece uzun bir mektubun
yazarı olarak tanırız. Kadının hayatı boyunca
sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu
mektubun “gönderen”inin adı verilmemiştir.
Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana,
beni asla tanımamış olan sana”. Ayrıca
mektupta, adın belirtilmemiş olmasına rağmen,
yazanı mektubun alıcısına “onu hep delice
sevmiş bir kadın” olarak tanıtabilecek en ufak
bir ipucu da bulunmamaktadır. Oysa kadın ile
erkek –onun kimliği, en azından “roman yazarı
R.” olarak bellidir– karşılaşmışlardır; hatta kadının genç kızlık döneminde çok kısa süre,
birkaç gün ve gece, birlikte olmuşlardır ve bu
birliktelikten bir çocuk da dünyaya gelmiştir.
Ama buna rağmen mektup boyunca kadının dile
getirdiği şu söylemle hep karşılaşırız: “Sen, beni
asla tanımadın!” Buradaki “ben”, erkeğe delice
âşık olan “ben”dir ve erkek, onu bu niteliği ile
hiç tanımamıştır. Onun için bu “ben”, hayatına
giren öteki kadınlardan –ki, bunların sayısı hayli
kabarıktır!– hiçbir farkı bulunmayan bir bendir.
Kadın, kısa beraberliklerinde ona yıllardır âşık
olduğunu hiçbir zaman söylemez. Söylediği
takdirde, erkeğe paylaşılmamış bir derin
duygudan ötürü sorumluluk
yükleyebileceğinden korkar. Zaten ondan bir
Bağışla
yakınmamı, ne olur bağışla! Zira senin iyi bir
insan olduğunu, yüreğinin en derin noktasında
hep yardıma hazır olduğunu biliyorum. Sen
herkese yardım edersin, istediği takdirde sana en
yabancı olana bile. Ama çok tuhaf bir iyilik
seninkisi, herkese açık olan, böylece de
isteyenin ellerine sığdırabileceği kadarını
alabileceği bir iyilik; büyük, sonsuz büyük senin
iyiliğin, fakat aynı zamanda da –affına sığınarak
söylüyorum– tembel bir iyilik. Uyarılmak
istiyor, gelip alsınlar istiyor. Sen, ancak yardıma
çağrıldığında, senden istendiğinde yardım
ediyorsun, hoşlandığın, zevk aldığın için değil
fakat utancından, zayıflığından ötürü yardım
ediyorsun.