hayat, sanki upuzun bir yolculuktu benim için; ne başında ne de sonunda belli bir yer işareti olan, yalnızca duraklarla bölünen, soluk bir çizgi. her durakta bekledim, ellerim ceplerimde, gözlerim ufukta, içimde bir umut. beklemek, adeta benim gölgem oldu; nereye gitsem peşimden geldi. trenin kapıları açıldığında, içeri dolan rüzgârla birlikte hep bir şeyin, güzel bir şeyin, belki bir haberin, belki bir yüzün, belki de bir başlangıcın bineceğini sandım. ama her seferinde, vagonlar ya boş kaldı ya da tanımadığım yabancılarla doldu.
ben de pes ederdim bazen. omuzlarım çökmüş, adımlarım ağırlaşmış, "artık yeter," diyerek inerdim o yolculuktan. işte tam o an, tam ben rayların kenarında uzaklaşırken, bir gölge belirirdi peronda. indiğim trene, bıraktığım vagona, o beklediğim şey binerdi sessizce. zaten hep böyle olurdu; ben vazgeçtiğimde o gelirdi, ben yürüdüğümde o dururdu. neden, diye sordum kendime gecenin bir yarısında, neden hep benden sonra gelir bütün güzellikler?