Al-i İmran 119: İşte siz (mü'min)ler öyle kimselersiniz ki onlar (Allah'a ve İslâm'a karşı cephe alanlar), sizleri sevmedikleri halde siz onları (n peygamberlerini tasdik edip) sever ve bütün kitaplara* inanırsınız. * Âyet-i kerîmedeki "Kitab" Kur'an anlamına geldiği gibi, bütün ilâhî kitaplar mânasına da gelmektedir. Allah'a iman edenler, O'nun bütün kitaplarına, Kur'an'ın tamamına inanır ve onu hayatlarına hâkim kılarlar. Münafıklar ise işlerine geldiği şekilde inanırlar veya inanır gözükürler. Ehl-i Kitab, sadece kendi kitaplarına inanır, kâfirler ise hiçbir kitaba inanmazlar. Onlar ise (ancak) size rastladıkları zaman "iman ettik" derler. Kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfke (ve kin)lerinden parmaklarının uçlarını ısırırlar. Yukarıdaki iki âyetten anlaşıldığı üzere, münafıkların gayesi ve planı; müslümanların yanında onlardan menfaat elde etmek ve onların sırtından geçinmek için müslüman gözükmek, diğer taraftan onları dinlerini yaşamak istemelerinden dolayı sıkıntıya sokmak veya sıkıntılarına, imkânlarına rağmen seyirci kalmaktır.¹ (Resûlüm!) De ki: "Öfkenizden ölün (geberin)!" Şüphesiz Allah gönüllerdekini hakkıyla bilendir.
Bakara:249
Tâlût (cihad için Kudüs'ten) askerler(iy)le ayrılınca dedi ki: "Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan tatmazsa bendendir." Pek azı dışında onlar (nehre varınca) ondan (bol bol) içtiler. Nihayet (Tâlût'un) kendisi ve beraberindeki inananlar (ırmağı) geçince, (içenler geçemeyip:) "Bugün bizim (zalim) Câlût ve askerlerine karşı gücümüz yok." dediler. Hz. Musa'nın kavminde de benzer bir olay oldu. Allah'a kavuşacaklarını kesin bilen (Tâlût'a itaat edip nehri geçen)ler ise: "Nice az bir topluluk, Allah'ın izniyle, çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir." dediler.
Reklam
Türk kabile ve halkları hakkında eski ve ortaçağ yazarları: Hekataios, Hesiodos, Herodot, Strabon, Pliny, Pomponius Me-la, Ptolemaeus, Horeneli Moses, XII. Yüzyıl "Ermeni Coğrafya-sı" adlı eserin yazarı Ananius Shirakatsius, Ibn'ül Esir, Reşi-düddin, Ibni Hurdadbeh, Ebu'l Fida, İbni Havkal ve benzerle-ri çok şeyler yazmışlardır. Fakat Türk halklarının tarihinin il-mi açıdan incelenmesi, ilk defa 1713-1722 yıllarında Sibir-ya'da görev yapmış olan İsveçli Subay F.I. Tabbert-Stralenberg tarafından yapılmıştır. Kendisi Türk halklarının ortaya çıkışla-rı hakkındaki Altay teorisinin kurucularından birisidir (Klyashtorny, 1964, s. 5). Herodot'un IV. "Tarih" kitabında tas-vir edilen, Türk-Arınların (Hakas Kabilesi) insan başlı yılan-larla savaşı hakkındaki efsaneleri derleyip onları İskit kabilesi Neürilerin yılanlarla yaptıkları savaşlarla ilgili efsanelerle kar-şılaştıran Stralenberg, şöyle der: "Biz, bu halkların Asya'dan Avrupa'ya göç etmiş ve Herodot'un devrine kadar orada yaşa-mış olan İskitlerin çocukları olduklarını düşünebiliriz." (Stra-lenberg, 1888, s. 3-4). Türk halklarının tarih ve etnografik oluşumlarının tetki-kinde oryantalistler ve XVII. Yüzyıl seyyahları I.A. Guldenş-tedt, P.S. Pallas, Klaproth emeklerini ortaya koymuşlar, bir çok halkların, özellikle de Karaçay-Balkarların yaşam tarzları, dil-leri, dinleri ve ahlaki değerleri hakkında değerli bilgiler bırak-mışlardır (Adıgey, Balkar, Karaçay, 1974). 1829-1830 tarihlerinde Macarların eski tarihleri ve etnoge-nezlerini araştıran Macar bilim adamı Jean-Charles de Bess (Beş) Kırım, Karaçay ve Balkarya'ya seyahat etmiştir. Bess, Ka-raçay-Balkarların Macarlarla aynı kökenden geldiklerinin ka-bul etmektedir. Bess, Paris'de Fransızca olarak yayınlanan (farklı bölümlerin tercümeleri için V.K. Gardanov'a teşekkür
Sayfa 32 - 34·Kitabı okudu
İş. insanı gençleştiriyor. Belki yaşatıyor da ... Aylar­ dan beri, üst üste, deliksiz bir uyku uyumadı. Hep tilki uykusu ... Üstüne üstlük, rakıyı da arttırdı. Düşünce dersen, gırla... Ölüm korkusu, sonra ihtiyar yüreğini demir bir yumruk haline getiren hırslar, öfkeler, sevinç­ ler ... l;ler sabah, tanyerine karşı, 'acap bu akşama sağ çıkacak mıyım' diye düşüneeye varmak ... Ben nasıl da­ yanabiliyorum buna? Allah yardım ediyor galiba ... Son cümleyi, eni konu hızlı söylemişti. Naciye Ha­nımın yorgan dışına çıkan ayak parmakları hafifçe kı­ pırdadı. Harndi Bey durdu. Baktı ona ... Uyanmamıştı. Pencerenin önüne geldi: Sokağın alacakaranlığı, süprü­ lerek akıyordu çay kenarına doğru ... - Acaba bu akşama sağ çıkacak mıyım? Ey ulu Tan­ rım, medet senden, gayret bizden!
Sayfa 215 - Kavis kıtap
Rahmân’ın (has) kulları o kimselerdir ki yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürürler ve cahiller kendilerine laf atarsa (tartışmayıp): “Selametle (hoşça kal).” de(yip gider)ler. Furkan Sûresi, 63. Ayet
Sayfa 364·Kitabı okuyor
Selçük devleti eski İran gelenekleriyle İslâm dini esası üzerinde kurulmuş bir Türk devleti idi. Türk türesi ve gelenekleri halk arasında çok kuvvetli idi. Selçük sultan-ları pek yüksek ahlâklı, doğru duygulu kimselerdi. Oğuz boylarını parçalayıp dağıtarak yeni kurdukları Türkiye'de boyculuk ve urukçuluk zihniyetinin yerleşmesine engel olmuşlardı. Alp Arslan'ın ve Melikşah'ın veziri olan İran-lı Nizâmü'l-Mülk memleketin birçok yerlerinde medrese-ler yani üniversiteler açarak ilmin ilerlemesine çalışmıştı. 1066'da Bağdad'da kurduğu Nizâmiyye medresesi pek ünlü olup hem müderrislerine yani profesörlerine, hem de öğrencilerine aylık bağlanmıştı. Koca Türkiye'nin her tarafı, hükümdarların ve beğlerin yaptırdığı yol, köprü, kervansaray, hastahane, medrese ve imaretlerle dolmuş-tu. Selçük hükümdarları ve şehzadeleri bilginleri, şairleri korurlardı. Selçük devleti bir Türk devleti olmakla bera-ber bunların çağı en çok İran edebiyatının gelişmesine yaramıştır. Melikşah ve diğer bazı Selçük prensleri de farsça şiirler yazmışlardı. Türk ırkından olan bir takım şairler de farsça şiirler yazarak Acem edebiyatına hizmet etmişlerdir. Selçükler çağında tarihî ve siyasî eserler de yazılmıştır ki başlıcaları Nizâmü'l-Mülk'ün oğulları tarafından kale-me alınan Siyasetnâme ile meçhul bir müellif tarafından 1127'de yazılmış olan ve Türk tarihine ait değerli bilgiler veren Mücmelü't-Tevârih'tir. On birinci asrın başlarında yapılmış olan Râdkân'daki türbe, büyük bir kule şeklinde olup bozkırlardan gelen göçebe Türklerin ilk mimarlık eserlerindendir. Bu kule Türk çadırlarına benzemektedir. Tûs şehrindeki İmam Gazâlî türbesi de Selçük mimarisinin belli başlı eserle-rindendir.
Sayfa 155·Kitabı okudu
Reklam
Reklam