• Yıldız kümelerini ilk keşfedip onlara ad veren öykücülerdi. Bir avuç yıldız arasına düşsel bir çizgi çekince, kimlik ve birer imge kazanıyordu yıldızlar. Çizgiye işlenmiş yıldızlar bir anlatıya işlenmiş olaylar gibiydi. Yıldızların küme oluşturduğunu düşlemek kuşkusuz ne yıldızları ne de onları çeviren kara boşluğu değiştirdi. Değiştirdiği şey insanların geceleyin göğü okuma biçimiydi.
  • Dil sizin için bir kimlik mi? Özellikle yazar kimliğiniz düşünüldüğünde...

    Benim çeşitli kimliklerim var. Kürtçe yazıyorum ve bir Kürt kimliğim var; ama bunun yanında yazarlığımla ilgili kimliklerim de var. Mezopotamyalıyım, Anadoluluyum ve Türkiyeliyim. İsveçli bir kimliğim var; İskandinavyalıyım da. Bütün bu kimlikler çoğu zaman iç içe, çoğu zaman da paralel akıyor. Ben, bütün bu kimlikler, dil coğrafyaları, mekanlar, ülkeler, gelenekler ve değer yargıları arasında gidip geliyorum.
  • Postmodern karakterin ben yaşantısı daha önceki hiçbir
    kimlik yaşantısından hareketle tanımlanmaz, bu yaşantının
    önceden verili bir bilgiye göndermesi de yoktur, postmodern
    karakter daha biraz önce ne ve kim olduğunu bilmemeyi tercih
    etmektedir. Yani postmodern karakterin içi boştur, kimlik
    yaşantısını belirleyebilecek bir kendilik imgesi taşımamaktadır
    içinde. Bununla ilgili bir ipucu aramak dahi nafile bir çabadır,
    çünkü geçmişten gelen ve kalıcı, karakteristik, özgün veya sahici
    olan hiçbir şey yoktur.
  • Postmodern yaşam tarzını şimdiye kadarki yaşam
    biçimlerinden ayıran özellik, insanın kendini yaşama biçimi ve
    gerek doğal gerekse insani çevreyle kurduğu ilişki bağlamında
    toplumsal modellerden kurtuluşu bir program olarak öngörmesidir. Bu kurtuluşun asıl aracı eskilerin yerine geçen yaşam tarzları ve modelleri değil, verili olan her şeyin sınırlarının ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır. Şifre çözümü ve yapı söküm bu Yeme nöbetlerinden sonra kendini kusturmak olarak özetlenebilecek bir yeme bozukluğu sınırsızlaştırma eğiliminin hizmetindeki araçlardır. Bu durum, insanın zihinsel ve spiritüel kimliği açısından yamalı bohça bir kimlik ve yamalı bohça bir dinselliği beraberinde getirmiştir;
    yaşam konsepti "kendi biyografisini her defasında yeni bir proje
    çerçevesinde kurmak"tır . Neticede, sınırsızlaştırma
    eğilimiyle bağlaşık bir dünya, tarih ve insan anlayışının
    kaybı baş başa gitmektedir. Bu durum, "hiçbir insan yön bulma
    ve kendini teslim edebileceği bir nesne ihtiyacını'' (E. Fromm
    1955a, TY iV, s. 48-50) doyurmaksızın hayatta kalamadığı sürece
    ister istemez dramatik bir yön kaybına yol açacaktır.
  • Koşar gibi okuduğum bir kitap oldu Muhteşem Gatsby.O kadar hızlı konu değiştiriyor ki karakterlere hayali bir kimlik bile bulamadım kendimce.
    Kitap 20.yüzyılın Amerikasının gösterişli yaşam tarzının içyüzündeki ayrıntılara değiniyor.İnsanların bu rüyanın içindeki çaresiz ve çürümüş yaşantılarını derinine kadar hissettiriyor.Yazarın bu kitabı,1925 yılında yayınlayıp, o dönem ilgi görmediği bir roman olması,okumaya teşvik etti beni.Dikkatimi bu şekilde çekti.Filmini çok uzun zaman önce seyretmiştim fakat aklımda çok kesik sahneler okurken canlandı.Bir rüyanın içinde yaşanan delicesine umutsuz bir hayat,ve bu hayatın akışına paralel giden bir aşkın içinize dokunan hikayesi...Betimlemeleri adeta yok diyebileceğim,gözünüzde canlandırma yapamayacağınız eksiklikte bir roman.Sade bir dil istiyorsanız ve büyük bir beklenti içine girmeyecekseniz okunabilir.
  • çoğunlukla hem bu bozukluğa sahip olanlar hem de çevrelerindeki insanlar için yıkıcı bir zihinsel sağlık durumudur. Borderline Kişilik Bozukluğu, öncelikle, duygusal düzensizlikle tanımlanan bir bozukluktur. Kişi ya siyah ya beyaz düşünür. Arada başka herhangi bir seçeneğin olabileceğini düşünemez, reddeder ve çalkantılı ilişkiler yaşar. Ayrıca ruh halindeki yaygın istikrarsızlık, kişiler arası ilişkiler, benlik imgesi, kimlik, davranış ve bireyin benlik duygusunda bir bozulma ile tanımlanır.

    Sınırda kişilik bozukluğu tanısı konulan insanlar hem iç ve hem de dış olmak üzere bir kargaşa dünyasında yaşarlar. Duygularını düzenlemede güçlük çekerler ve çoğu zaman ani değişiklikleri içeren ruh halindedirler. Kendi görüntülerini çarpıtırlar ve temelde değersiz, kötü ve zarar görmüş hissederler. Borderline kişilik bozukluğu olan insanlar sevgi dolu bir ilişki için özlem duyarken, genellikle öfkeli dürtüsellik, fırtınalı tutkunluk ve sık rastlanan ruh hali değişkenlikleri onları başka yerlere yönlendirir. Borderline kişilik bozukluğu olanların maruz kaldığı rahatsızlıklar iş, ev ve sosyal ortamlarda istihdam edilebilirlik ve ilişkiler de dahil olmak yaşamın psiko-sosyal yönlerinin birçoğu ya da tamamı üzerinde geniş kapsamlı ve yaygın bir olumsuz etkiye sahiptir. Daha da fazlası, bu bozukluğa sahip olanlar, davranışları ve ruh halleri dolayısıyla, toplum tarafından dışlanabilir.

    Borderline kişilik bozukluğu olan insanlar istikrarsız ilişkilere, son derece tepkisel, yoğun ruh haline ve dürtüsel davranışlara sahiptir. Bu bozukluğa sahip olan kişiler arasında intihar oranı yüksek olmasına rağmen, hedef intihar değildir.
  • "Her insan hayatı hesaba sığmaz anlamlar taşır."

    "Ah, bayanlar baylar, insan hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ciddiye alamayınca yaşamak ne kadar da hüzün verici!"

    Milan Kundera'nın 1958-68 arasında yazmış olduğu yedi hikayenin birleşmesiyle oluşturulan kitap, aslında farklı yerlerde geçen bu iki cümleyle de özetlenebilir. Kundera'nın "yazarken en zevk aldığım romanım" dediği kitap bende aynı etkiyi uyandırmadı. Bunun en önemli nedeni kitaptaki karakterlerle ciddi anlamda bağ kuramamam oldu sanırım. Son bölüm olan "Edward ve Tanrı" parçasını çıkarırsak kitapta şaşırtıcı hiçbir şey yok. Kundera'da alıştığımız üzere, kimlik sorunları, cinsellik ve ikili ilişkiler yoğun bir şekilde işleniyor. Her bölümde de hayata dair önemli düşüncelerin yer aldığını söyleyebiliriz. İlk altı bölümde şahsen beni en çok etkileyen "Kolokyum" bölümü oldu. Beş karakterin de iç dünyalarını, olaylar karşısında tepkilerini çok hoş okuyoruz.

    Son bölüm ayrı bir şekilde değinilmeyi hak ediyor, ayrıca güzel bir sinema filmine de ilham verebileceğini düşünüyorum... Bir köyde genç bir öğretmen olan Edward, daha sonra sevdiği kız, Tanrı, müdüre, mesleği ve vicdanı arasında kalıyor. Bu kısa öykü "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği" gibi uzun bir romana da dönüştürülebilirdi, hoş olurdu bence...