Ümit Ayaz, Hidayet'i inceledi.
4 saat önce · Beğendi · 8/10 puan

İngiliz Morin, Alman kızı Maria(Cemile), Barbara, Salime, Jette ve daha niceleri, Islam ile muserref olma hikayeleri, iman kaidelerinden olan ahiret kavramini hem yabanci yazarlardan hemde kendi delillerimizden anlatiyor. Kitabin genel muhtevasini iceren hemen hemen her sayfada değinilen konu ise Türkiye'de din algisi ve kimlik müslümanlığı oluşturuyor.

Mustafa U., bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okuyor

Her zaman nereye gittiğimiz kim olduğumuzu ifşa eder. Herkes bir diğerine hangi yolda yürüdüğü, hangi yönü benimsediğine bakarak kimlik yarıştıracak, takdirle veya şaşkınlıkla şunu diyecektir: " Vay canına! Demek o yolun yolcusuymuş! "

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, İsmet Özel (Sayfa 177 - TİYO)Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, İsmet Özel (Sayfa 177 - TİYO)

Erdem Beyazıt
Ölümle tanıştıktan sonra anladım. Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın…”

Şeyma Şakalar, bir alıntı ekledi.
Dün 12:28 · Kitabı okuyor

Gönül işleri Bakanlığı
Diyelim siz birine aşık oldunuz. Bakanlığın hazırladığı matbu bir form doldurarak kimlik bilgilerinizi, iletişim bilgilerinizi, sevdiğiniz kişinin adını beyan ediyor, üzerine de vesikalık fotoğrafınızı yapıştırıyorsunuz. Sıranız gelince mülakata çağrılıyorsunuz. Bakanlık Heyeti'nden seçtiğiniz bir üye ile görüşüyorsunuz. Sonra da adresinize sarı bir zarf postalanıyor. İçinden "Bakanlığımız aşkınızı maalesef onaylamamıştır." yazılı bir kağıt çıkıyor. Ya da " Allah mübarek etsin, hayırla tamamına erdirsin. İki cihanda yüzünüz gülsün" notu. Aşkınız resmen tasdik edildiği takdirde zarfta plastik bir dijital kart buluyorsunuz: Aşk Kart

Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 45)Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 45)
dilan, Şafakta Yanan Mumlar'ı inceledi.
Dün 11:36 · Kitabı okudu

Ülkemizde gençlik edebiyatının ne olduğuna dair sorunlar devam etmektedir. Gençlik edeniyatı, kaba tabirle genci konu edinen onun sorunlarını baz alan edebiyattır. 12-17 yaş aralığı bu edebiyatın kapsamı alanındadır. Mine Soysal ‘’ilk gençliğin, gençliğin meselelerini, önceliklerini, sorunlarını konu eden, anakarakterlerini de çoğunlukla bu yaşlardan seçen edebiyat eserlerdir’’ şeklinde tanımlamıştır. Serpil Ural 1978 yılından itibaren çocuk ve gençlik edebiyatı için ürünler vermiştir. Şafakta Yanan Mumlar kitabının çocuk edebiyatı ürünlerine verilen bir ödülü almış olması da hem romanın çocuk ve gençlik edebiyatı alanında incelenmesini zorlaştırmaktadır.
Kitap Özeti:
Şafakta Yanan Mumlar kitabının özeti verilecek olursa; eser Çanakkale savaşlarını konu edinmektedir. Peggy ve ailesi Avustralya’da, Zeynep ve ailesi Çanakkalede yaşamaktadır. Peggy’nin anneannesi Tilly’nin babası Büyükbaba Frank ve Moris Amca savaşa katılmışlardır. Peggy onların savaş hikayeleri ile büyümüştür ve ilk gençlik yaşlatına geldiğinde bu savaşın nedenini nasılını sorgulamaya başlar. Bunun üzerine annesi Norma onu savaşın yaşandığı yere Çanakkaleye götürmeye karar verir ve Şafak töreninden birkaç gün önce Çanakkaleye varırlar. Orada rehberleri onları Konak Pansiyona götürür, pansiyonun sahibi Peggy’e çeşitli yönlerden benzeyen Zeynep ve annesi Emine’ye aittir. Emine’nin de büyük dedeleri Hasan, Mehmet ve Mustafa dedeler o dönemki çeşitli cephelerde savaşmışlardır. Zeynep ve Emine de nineleri Gülbaharnine sayesinde bu savaş hikayeleri ile büyümüşlerdir. Zeynep de bu savaşı sorgulayanlar arasındadır ve ona bu sorgulama esnasında İngilizce öğretmeni Pınar Öğretmen yardımcı olacaktır.
Peggy ve Zeynep daha birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren birbirlerine ne kadar benzediklerini içlerinde tekrar ederler. Tanıştıkları süre boyunca güzel bir arkadaşlık kuracaklardır. Peggy ve Norma onu 25 Nisan sabahı yapılacak olan Şafak törenine davet ederler. Zeynep’in şafak töreni boyunca gördükleri onu çok etkileyecektir. Duyduğu sözlerde
Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. Sınıf öğrencisi.
olduk.a tuhafına gider. Savaşın özgürlük için yapıldığı vurgulanır fakat kimin özgürlüğüdür bu ? Sonuçta kendi topraklarımızda amaçsızca sırf İngilizlere yardım olsun diye savaşanların
özgürlüğü mü ? gibi çeşitli soruları öğretmenine yöneltecektir. Şafak Töreni sonrasında da Gelibolu Yarımadasındaki çeşitli şehitlikleri ziyaret ederler. Bu sıralarda okuyucuya Conbayırı/Anafartalar, Gelibolu Mezar Dolu, Geri Çekilme gibi başlıklar altında savaştan sahneler de aktarılır. Peggy ve Zeynep’in sorgulamaları bitmez. Savaş gerekli miydi? Dost olan nasıl düşmandır? Savaşmak niye? Asıl düşman kim ? soruları birbirlerini kovalar. Yavaş yavaş idrak etmeye başladıkları bu olaylar yeni sorulara da yol açarak devam eder. Kitabın sonunda Pınar öğretmen Gelibolu’nun uluslararası bir barış parkı haline getirileceği haberini verir. Peggy ve annesi Avustralya uçağındayken roman son bulur.
Şahıslar:
Peggy ve Zeynep: Okul çağında birbirlerine oldukça fazla benzeyen iki genç kızdır. Olaylar onların etrafında gelişir. Roman boyunca bu iki kahramanın birbirine benzerlikleri dikkat çekicidir.
-Savaşı sorgularlar.
-Çağın değişmesiyle aile büyüklerinde daha farklı düşünmektedirler.
-İki kızın zevk ve tercihleri benzer.
-İlk gün ikisinin de dikkatini çeken şey fiziksel olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri olmuştur.
-Somut dünya dışında iki gencin rüyaları da birbirine benzer. İkisi de rüyalarında kendilerini savaşın içinde bulur ve dedelerinin yanındadırlar.
-Rastlantısal durumlar karşısındaki tepkileri dahi aynıdır.
Anlaşılıyor ki Zeynep ve Peggy roman boyunca çeşitli şekillerde fiziki, fikirsel benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Tahir Akışlı’ya göre ‘’ Tüm bu benzerlikler, tesadüfler, yazarın evrenseli yakalama çabasının ve hümanist bakış açısının bir sonucudur.’’ Yazar gerçekten de bu yolla eserde savaşın ya da barışın evrenselliğini, savaşın boş yere olduğunu, ölenin ya da öldürenin bir şey kazanmadığını vurgulamaya çalışmıştır.
Tilly ve Gülbahar Nine: Babaları Çanakkale savaşına katılmış, kendileri ise bu savaşın hikayeleri ile büyümüş karakterler. Başkahramanların büyükanneleridir. Roman boyunca anlatılan savaşı yakından görmüşlerdir. Tilly tam bir İngiliz hayranıdır. Ona göre savaşa katılmak önemliydi, bu kraliçeye olan bağlılığın bir göstergesiydi. Savaş yine olsa destek vermekten kendini alamaz. ‘’Birleşik Krallık onlardan yardım istemişti ve buna hayır deme, büük saygısızlık olurdu. Tilly için savaş budur. O, savaşın insani ve vicdani yönünü pek düşünmez. Onun için önemli olan Kraliçe’ye duyulan başlılıın kanıtlanmasıdır. Bu bakımdan Tilly’nin görüşü sabittir’’ şeklinde aktarmıştır Tahir Akışlı.
Gülbahar Nine’nin babası Hasan Dede savaştan sağ kurtulanlar arasındadır. O çocukluğunda savaş hikayeleri ile büyümüştür. Onun için Anzak yoktur ve hepsi aynı İngilizdir. Romanda Tilly ve Gülbahar Nine birbirine eş şekilde karakterize edilmiştir.
Norma ve Emine: Başkahramanların anneleridir. Norma ve Emine de anneleri gibi bu savaş hikayeleri ile büyümüş ve savaşı fazla sorgulamamayı secmişlerdir. Normanın aklında sorular Peggy sayesinde oluşmaya başlar. Aslında roman biterken asıl aydınlanan kişi Peggy değil Norma olur. Emine, konak otelin işletmecisi olarak kızıyla yaşayıp gider. Eşi ve oğlu Almanya’da çalışmaktadırlar. O okumadığı için pişman olmuş ve kızının okuyup kendini geliştirmesini çok istemektedir. Norma ile aynı vasıftadır.
Frank Dede, Moris Amca ile Bill Amca ve Hasan Dede, Mustafa Çavuş, Mehmet Ağa: Savaşın acılarını çekmiş, çeşitli vasıftaki kişiler. Frank Dede, Mustafa Çavuş ve Mehmet Ağa savaş sırasında ölmüşler ve geri dönememişlerdir. Moris ve Bill Amca ile Hasan Dede çocuklarını, torunlarını bu savaşın hatıraları ile büyüteceklerdir.
Romandaki kişiler birbirine eş tutularak bir ortaklık sağlanmaya çalışılmış ve evrensel de bir mesaj verilmiştir. Ölen de yaşayan da birdir.
Mekan: İç mekan; Tilly’nin evi, Konak Pansiyon.
Dış mekan; savaş meydanları, Anafartalar, Conkbayırı, Tek Çam tepesi v.b
Zaman: Asıl olayın geçtiği zaman Şafak Törenin yapılacağı 25 Nisan haftasıdır. Geri dönüşlerle savaş sahnelerine yer verilmiştir.

Eserin Gençlik Edebiyatı Çerçevesinde incelenişi:
Kitap boyunca aktardığımız gibi benzerlikler üzerinde durularak bir evrensellik yakalanılmaya çalışılmıştır. Sanıyorum ki bu yazarın gençler için kasıtlı olarak yaptığı bir şeydi. Çocukluktan, ilk gençlikten itibaren bazı kavramların, değerlerin kişiye öğretilmesi, hatırlatılması gerekir. Bu hatırlatmaların evrensele ve hümanist bakışına yönelik olmasında fayda vardır. Çünkü bu dönem için yazılan eserler okuyucu üzerinde büyük etki uyandırarak onun ilerideki hayatı için hazırlayıcısı olur. Onun ileriki zamanda hayata uyum sağlamasında yardımcı olur.
‘’Onlara öğretilmesi gereken yalnızca evrensel doğrular’’ diye düşündü Norma. ‘’Yılların, çağların değiştiremediği; insanın, yaşamın doğasından kaynaklanan doğrular. Yapılması gereken, bunları, değişen değerlerden ayırt edebilmek ve yeni yetişen kuşaklara aktarmaktır.’’ (Ural, 2015,s.144)
Tahir Akışlı’nın Ferhan Oğuzkan’dan aktardığına göre çocukluk vr gernçlik dönemlerinde okunan romanlar ‘’ çocukların sınırlı hayat tecrübelerini zenginleştirir, türlü insan tipleri üzerinde düşünmelerine imkan sağlar, geliştirmekte oldukları değer yargılarının daha açıklık kazanmasın yardımcı olur; böylece çocuklar içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel ortama daha kolay uyum sağlar.’’ Şafakta Yanan Mumlar kitabıyla yazar gençleri savaş karşısında düşündürmüş fakat onları olumsuz bir yargıya itmemiştir.
Metinlerde içerik olarak aşırı politik, cinsel, sakıncalı konulara yer verilmemeli anlatılankişi ve olaylar kişide çatışmaya yer vermemelidir. Bu eserde yazar Avustralya ve Türkiye’den savaşı bir şekilde hissetmiş olan iki aileyi anlatarak bir birlik kurmuş, her ne kadar savaşı anlatsanda savaşın içinde yer alan barışı, yardımlaşmayı, sevgiyi çeşitli anlatımlarla okuyucuya sunmuştur.
Eser bir tarihi romandır. Tarihi romanlarda yazar tarihi gerçekliği realist bir şekilde öğretmeye çalışmaz. Kemal Erol’a göre ‘’Edebî eserin tarih öğretmek gibi bir işlevi olmasa da tarih ilmini anlama ve sevdirme yolunda etkin bir rolü vardır. Bu bağlamda tarihçinin yazdıklarıyla sunulan bir tarihî olay veya şahsiyet, edebiyat ve edebî mahsuller vasıtasıyla ilgi alanı haline getirilebilir. ‘’ Bu oranda romandaki tarihi anlatımında ölçüsü okuyucuya göre değişecek. Dili edebi bir hal alacaktır. Bu yollar tarih öğreticiliği gençler için kolaylaştırılarak daha sevecekleri bir alana haline gelir.
Eser içinde ulusal kimlik sorgulama, benliği arayış vardır. Anzaklar savaş süreci boyunca kendi özelliklerinin bilincine varmaya başladılar ve Pasifik Okyanusu’ndaki adalarda yaşayan, başkalarına benzemeyen, kendine özgü bir insan topluluğu olduklarını anladılar. İngilizlerden farklı olduklarını anladırlar. Her ne kadar dilleri bir olsada yaşayışları, kültürleri birbirinden çok farklıydı. Anzaklar Çanakkale’de kendi özgürlüklerinin farkına varmış oldular. Savaşa katılırkenki tek amaçları kendilerini dünyaya kanıtlamaktı. ‘’Başkaları onları tanısın diye yola çıktılar, kendi kendilerini tanıyıp döndüler.’’ (Ural,2015,s.67)
İlk gençlik dönemlerinde genç kendisinin farkına varmaya başlar. Fark edişin bir sonucu olarak kendi kimliğini sorgulamaya başlar. Kitap kimlik arayışında yol gösterici konumdadır. Yazarın tutumu okuyucu üzerinde etkili olur.
Kitaptaki olaylar başkahraman olan Zeynep ve Peggy’nin bakışaçısı ile yorumlanır. Bu yöntem sayesinde okuyuca kitaba daha kolay adapte olabilir. Gençlik romanları, karakterlerin elde ettiği dikkate değer başarılarla iyimserdir, ümit vericidir. Genç kahramanlarla büyükleri arasında geçen diyaloğlar saygı çerçevesinde gelişir, annelerin çocuklarına olan desteği göze çarpar. Bu gibi unsurlar okuyucu için bir örnek teşkil eder.
Sonuç olarak bakarsak Şafakta Yanan Mumlar romanı Çanakkale savaşlarını konu edinmiş ve bunu hümanist bir bakış açısı ile ele alarak genç okuyucularına yöneltmiştir. İlk gençlik dönemine uygun bir eserdir. İç yapısı, biçim ve içerik açısından bir sorun teşkil etmez. Tarih öğretimine yardımcı olarak tarihi gençlere sevdirir.Kitap her ne kadar bir savaşı konu edinmiş olsada iki millet arasında gelişen barışı gözler önüne serer.

"Ölümle tanıştıktan sonra anladım sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın..."

Adil Erdem Bayazıt

Ölüm Risalesi

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar 
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır: 
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize 
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu: 
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde: 
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek! 
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi: 
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi: 
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere: 
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi: 
-Ey nas, susun! 
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun! 
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi: 
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

|Adil Erdem Bayazıt


>Son Söz https://youtu.be/XMRAAn-uacU

SihirliFlut, bir alıntı ekledi.
20 May 10:40 · Kitabı okudu · İnceledi

"Kadınların bir "kimlik bilinci" var ve kendi familyalarını sıkı bir şekilde savunuyorlar. Erkekler ise kimlik bilincine sahip değiller ve haklarını konuşarak değil "susarak", beyin gücüyle değil "beden gücü"yle savunmaya çalışıyor. Bu nedenle de sürekli kaybediyorlar."

Etekli İktidar, Sinan Akyüz (Sayfa 25)Etekli İktidar, Sinan Akyüz (Sayfa 25)
Bakhtiyar Aliyev, Kimlik'i inceledi.
20 May 05:46 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 7/10 puan

Kendi üzerinden bir örnekle kimlik konusuna giriş yapan Bauman, kendisine yöneltilen sorular üzerinden çeşitli yönleriyle kimlik konusuna açıklık getirmektedir.

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…