“İstanbul’un iki yakası da tümden yeşilini ve tarihini silmeye uğraşıyordu. Çilekleriyle ünlü Kuzguncuk'ta da bağlar azaldı, o güzelim iki katlı evleri onartmak yerine çirkin beton apartmanlar yapılıyordu. Acelecilik ve açgözlülük, zevksizlik, kalınlık ve kaba-sabalığın en kallavisini doğuruyordu. Dedim ya, yanlış anlamıştık...”
“Yanlış anlamıştık!
Küçük bir yanlış anlamanın, nasıl büyük sonuçlar yaratacağının ulusal uygulamasını yapmaktaydık.
Hepimizin bir an önce modernleşmek istediğimiz yıllardı. Birçok şey hızla değişiyordu.
Eskiden kalan her şeyi atarsak, çağdaş ve yepyeni başka birisi olacağımızı sanıyorduk. Bütün eksikler ve yanlışlar zaten eskimiş geçmişle birlikte atılacak, geriye kalan sıfır üzerine en kısa zamanda mükemmel bir ülke ve yepyeni bir kültür oluşacaktı. Daha doğrusu, modern olmak için kendimize ait birçok özellikten vazgeçmemiz gerektiği yanlış anlamasının en hızla sürdüğü talihsiz yıllardı. Hiçbir yanımızı beğenmiyorduk!”
"İç savaşlarda evler, dükkânlar yağmalanır, taşlanır, sokaklar koşan, canını kurtarmak için kaçan insan çığlıkları ve başıbozuk silah sesleriyle yankılanır, yerlerde ölü ve yaralılar yatar. Yangınlar çıkar. Çocukları bile öldürebilen caniler, kadınların ırzına geçen sapıklar ve fırsatçı fanatikler ortaya dökülür sanırdım. Ortalık yanık, ezilmiş umut ve korku kokusundan geçilmez. Yani filmlerde, romanlarda iç savaşlar böyle anlatılır ya hani...”