Bir bayram sabahına uyanıyorum, sıradan bir sabaha uyanır gibi. Oysa bayram sabahlarına her zaman farklı uyanılırdı. Neşe, coşku, sevinç, heyecan, mutluluk… Dünyada güzel olan ne kadar duygu varsa içinde barındırırdı bayram sabahları. Aklıma gelen bir düşünceyle portmantoya koşuyorum. Kapağı açıyorum büyük bir beklentiyle. Stilettolar, sneakerlar, babetler, çeşit çeşit, renk renk… Hepsi de yeni… Birkaç defa giyilmişler en fazla, bazıları o şerefe nail bile olamamış hatta. Varlığı bile unutulmuş çoğunun. Hepsini alıyorum elime tek tek. İçimde bir yerlerde ufacık bir mutluluk kırıntısı uyandırmasını bekliyorum nafile. Eksik olan ne diye düşünüyorum? Bazıları kullanılmamış olsalar bile nihayetinde hepsi eski. Telefonumu alıyorum elime. Dünyaca ünlü markaların internet siteleri elimin altında. Bir topuklu, bir babet,  bir sandalet ekliyorum sepete. Bir çift kırmızı ayakkabı mutlu edebildiyse beni, üç çift mutlulukta zirve olur herhalde. Kırmızı evet kırmızı olmalı, anahtar kelime kırmızı. Rengi değiştiriyorum, tamam, şimdi oldu. Kredi kartı numarası, son kullanma tarihi, CVC ve siparişi tamamla. Hepsi benim oluyor. Ama içim bomboş hâlâ, anlaşılan bu bayram, sevinçler benden çok uzakta… Oysa bir ayakkabı yeterdi mutlu olmamıza. Bayram sabahlarında gözlerimizi ilk açtığımızda gördüğümüz şey ayakkabılarımız olurdu çocukluğumuzda. Kıyafetlerin kirlenme ve kırışma riski olduğundan annelerin tercihi dolapta muhafaza edilmeleri yönündeydi. Onları kolay kolay koyamazdık başuçlarımıza ama aynı durum ayakkabı ve çantalarımız için geçerli değildi.   Çanta bir lükstü o günlerde. Öyle kolay kolay her çocuğa çanta alınmazdı bayramlarda. Ancak kıyafet ve ayakkabı bir zorunluluktu adeta en azından bizim evde. Bu nedenle bayram sabahlarında başucumda yeni bir ayakkabı kokusuyla uyanırdım
İnsan zanneder ki muhabbet bir eğlencedir, bir kırışma, iki gülüşme.. Ben seni seviyorum, sen beni seviyorsun, mânalı hediyeler, kokulu mektuplar.. İşte siz yaştakilerin muhabbetten anladığı şey.. Hey gidi muhabbet hey ..
Edebiyat