• Varlığından haberimin olmadığı, okuyacağım o kadar çok kitap varken okumayı hiç düşünmediğim bir kitaptı "Bir Yılbaşı Öyküsü". Kitap alışverişi yaptığım bir sahafın küçük bir hediyesiydi. Ben de bu küçük hediye için teşekkür ettim. Ama yaptığım hatayı bugün bundan bir iki saat önce fark ettim. 40 sayfası için 40 sayfa inceleme yazılabilecek bu kitabın küçük bir hediye olduğuna inanmıştım. Boyutu ve popüleritesi açısından ilk başta küçük görününen bu kitabın değeri bilinmeyen kitaplar kategorisine girmeyi hak ettiğini ve her sayfasında uzun sayfalar boyunca yazılacak şeyleri çok güzel özetlediğini kitabı bitirince anladım.
    .
    .
    .
    Gelelim kitaba...
    Değerini bilmediğimiz bir kavramın -en azından bir çoğumuzun değerini kabul edip ama har vurup harman savurduğumuz- değerini okuyucuya benimsetmeye çalışıyor Dudintsev.
    Zaman kavramının...
    "Zaman bir bilmecedir." satırlarıyla söz etmeye başlıyor zaman kavramından ilk başta.
    Sonra zaman kavramını yaşamla bağlıyor ve yaşamın çok kısa olduğunu onu en güzel şekilde yaşamamız gerektiğini vurguluyor. Yarınının garanti olduğunu düşünen bizlere ve yine "daha çok var sonra yaparım" diyen bizlere bir baykuş yüzünden bile yarınımızın garanti olamayacağını hatırlatıyor Vladimir Dudintsev. Kendine sonsuz minnetler.
    .
    .
    .
    Yarın biyoloji yazılısı var ve ben boş zamanlarımda boş işler yapmakla meşgul olduğum için hiç çalışmadım. Bu yüzden kitaba keşke daha erken başlasaydım demiyor değilim. Neyse çalışma masamın görünür bir yerine koyayım kitabı da bir daha böyle bir hata yapmayayım. Siz de umarım bu kitabı okur ve benden başarı dileklerinizi esirgemezsiniz :)
  • Yine bir kitap alışverişi yaptım. Cok merak ettigim kitaplardı. Aralarında okuduğunuz kitaplar varsa fikir verirseniz cok mutlu olurum.😊

    https://youtu.be/-wiatSJGHos
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Kitabı okuma konusunda çok kararsız kaldım. Okuduğum yorumlarda seven de vardı sevmeyende. O kadar farklı yorumlar yapılmış ki kitap hakkında en sonunda merak edip okumaya başladım.

    Aşk, intikam, felsefe, psikoloji hatta delilik hepsinden bir parça var bu kitapta.
    Celal, Yusuf, Pars, Doktor ve Serap...
    Celal'in anlatımıyla başlayan kitap Yusuf, Doktor ve Serap'ın anlatımlarıyla devam edip son olarak yine Celal ile bitiyor.

    Kitapta ana karakterimiz Celal. Hayatı sorgulayan ve bir sonuca ulaşmak isteyen bir katil. Birbirleri ile çalışan ve fikir alışverişi yapan iki psikiyatrın çatışmaya başlaması ile altüst olan hayatlar. Aşık olunulan bir kadın. Aşk ve hırs. Her şeyin sebebi olan iki duygu.

    Oyun içinde oyun, merak ettiren, aksiyonu yüksek, kurgusu güzel olan bir kitap. Polisiye olarak düşünülebilir ama aynı zamanda içinde aşk, psikoloji ve felsefe barındıran bir kitap, Bir kadın, üç psikiyatr ve bir katilin birbirleriyle kesişen hayatlarının hikayesi.

    Dili oldukça akıcı, anlatımı güzel, kurgusu sürükleyici olan bu kitabı ben sevdim. Sonu ne olacak olaylar nereye bağlanacak diye merakla okudum. Sonuç itibarıyla ben kitabı beğendim.

    Yazarın emeğine sağlık.
  • Ocak 2018 çıkışlı bu yeni kitap, internet üzerinden kitap alışverişi yaparken dikkatimi çekmişti. Nedenini bilmiyorum, detaylarını da, arka kapağında yazarın notunu da okumamıştım. Belki kapağı hoşuma gitmişti, ama sanmıyorum. Bu kitabı param bol olduğu için de almadım, neden aldığım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Ama aldığıma değdi, hem de çok değdi. Peki, nedir bu Tanrılar Çağı? Siz, kapağına bakarak almayın diye, bunu yazıyorum. Çünkü bu kitap, kapağı sade, içi dolu bir kitap.

    Oktay Volkan Alkaya yeni bir yazar. Ve ilk kitabı da Tanrılar Çağı. Mükemmel bir başlangıç. Tanrılar çağı, bu sene Gökten Çağrı Aktan tarafından kaleme alınmış Sevimsiz Tanrılar kitabına benziyor, ilk önce onu okumuştum. Yoksa çıkış süresine göre bakacak olursak eğer Sevimsiz Tanrılar, Tanrılar Çağı adlı kitaba benziyor. Benzerlikler güzeldir. Fakat aralarında belirleyici bir fark olması koşuluyla. Sevimsiz Tanrılar, bir kalkınma, uyanma, isyan öyküsünden çok, distopyanın içinden kaçmaya, bulunduğu distopik dünyadan uzaklaşıp gerçekleri daha farklı bir topraklarda bulmak isteyen bir karakterin üzerinden ilerliyor. Belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal peşinde koşan bir roman Sevimsiz Tanrılar daha çok. Tanrılar Çağı ise, biraz daha farklı. Tanrılar çağı, distopyanın ta kendisi. Sevimsiz Tanrılar ile ayrıldığı nokta burası, Tanrılar Çağı'nda distopya bitmiyor, ütopya hayali, zehirli topraklarda ölüyor.

    Vır, vır vır edip duruyorsun, nedir bu distopya onu anlat derseniz de eğer;
    Distopya, ütopik bir dünyanın tersi, ne yani? Ütopya, bugünü değil, geleceği anlatır. Özendirici, isteklendiren bir kavramdır. Genel tanımı ise; gerçekte mevcut olmayan, ideal toplum biçimi anlamına gelir.
    Distopya'da ise baskı dolu bir dünyanın içindesinizdir, yani kitaplardaki kahramanlarımız genel olarak ütopya'yı ararlar bu kitaplarda. Bir geçmiş vardır, güzel olan bir geçmiş ancak ya halkın kararları ya da otoriter baskı ile kahramanımız içinde bulunduğu distopyanın içinde kaybolur. Tanrılar Çağı, bu yönüyle başarılı bir kitap.

    Biraz daha kitap hakkında konuşmak gerekirse, denizde başlayan bir hikaye zehirli topraklarda son buluyor. Uzun zaman önce, eski insanların arasında nedeni hiç bilinmeyen bir savaş çıkmış ve dünyada Güney ve Kuzey toprakları kalmıştır. Batı ve Doğu da vardır, fakat duvar örülmüştür ve duvarların arkasında kalan topraklar "zehirli topraklar" olarak nitelendirilmiştir. İnancı sonuna kadar 'Tanrı' imgesi ile sorgulayan Oktay Volkan Alkaya, kitapta 7 Tanrı yaratmıştır. Halk, inanmaya mecbur olduğunu düşündüğünden hiç sorgulama yapmadan, 7 Tanrı'nın buyruğu altına girmiştir. Sorgulama ve inanç kavramları burada çakışıyor, bariz bir şekilde yanlış olduğunu bildiği halde, bir insan aynı şeye hala nasıl inanabilir? İşte burada devreye inanç giriyor, yazar, kitabın sonuna kadar insanların bir şeye inanmadan yaşayamacağını iddia ediyor. Ki, bana göre doğru.

    Adaletin, insanların uydurduğu kanunlar aracılığı ile sağlandığını biliyoruz. İnsanlar, adaleti kendileri uydurmuştu, tıpkı bir matematik dersindeki herhangi bir formül gibi. Tamamen uydurma bir kanuna bağlı olarak özgür olduklarını düşünüyordu insanlar. Peki, ya kanun olmasaydı? Dünyada kural denen hiçbir şey yok, sanki The Walking Dead gibi, insanlar inanabileceği bir şey bulamıyor, aylak aylak dolaşan diğer insanlara bakıyor. Vicdan da burada devreye giriyor. Eğer kanunlar olmasaydı, vicdan olur muydu? İnandığımız şeyler, içimizi de değiştirebiliyor, yok edebiliyor. Bunu, kanunları uydurduğu gibi engelleyebilir insan, ama yazarın da söylediği gibi: "İnsanlar, hep bir şeylerin boyunduruğu altında yaşamışlardı. Krallar, siyasetçiler, aile büyükleri, din adamları, patronlar, müdürler, ev sahipleri... Çağlar değişse de boyun eğmenin sadece adı değişiyordu. Kölelik, işçilik, memurluk..." .


    "İnanmadığın müddetçe başaramazsın." tarzındaki klasik cümleleri hepimiz hocalarımızdan, annelerimizden, büyüklerimizden duyarız. Peki, inanıp da başaramadıysan bunun sorumlusu kim? Sen mi, inanca bağlı yaşamak zorunda bırakan Tanrı mı?

    "Gördün mü? Sen bu içkinin kırmızı olduğuna inandığın için gerçek olduğunu sanıyorsun. Fakat gerçek dediğin şey kanıtlanabilir olmalı değil mi?"

    Her neyse, bu kadar yeterli. Kitap kurgu olarak başarılı, aynı şekilde boş boş konuşmuyor Tolstoy'un "İnsan Neyle Yaşar" kitabındaki gibi. Bu yazdığım satırlar bir şeyleri inkâr ediyorum anlamına gelmesin, sonuçta sizler insan olduğunuz gibi ben de insanım. Ve insanlar, bir şeye inanmaya mahkum yaratıklardır.

    * İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır? " Aslında bu sorunun yanıtını içten içe kendisi verebiliyordu. İnanma konusunda oldukça zayıf yaratıklardı insanlar. Güneşe tapmışlardı, putlara, dağlara, hayvanlara... İnsanlara da tapmışlardı. Firavunlar, krallar, şamanlar... İnsanlar her zaman kendi hayatlarını ve dünyayı kontrol eden yüce bir gücün varlığına ihtiyaç duymuşlardı."

    * Kendisine Tanrı diyebilen birinin yaşlı bir kütüphaneciye bilgi danışıyor olmasını insanlar sorgulamıyordu bile."
  • Yeni kitap alışverişi sonrası hangisini önce okusam kararsızlığı.