• Vay canına ! Geçenlerde Çavdar Tarlasında Çocuklar isimli kitabı almıştım. Büyük umutlarla filan. Daha önce bu kitabı sahtekarların övüp durduğunu görmüştüm. Tanrı aşkına neyiniz var sizin ? Gerçekten de kıyak bir kitap olduğunu söylüyorsunuz ama hiçte öyle değil. Böyle heriflerden nefret ederim. Neyse, kitapta Holden isimli lanet bir ergenin 3-4 gün yaşadıkları anlatılıyor. Vay canına ! Bu çocuk felaket derecede ergen. Başından geçen olaylar filan işte. Tanrı aşkına ! Bu kadar kısa inceleme olur mu diye bana kızmayın. Canım şu an hiçbir şey yapmak istemiyor. Hele bu lanet kitabın incelemesini yazmayı hiç istemiyor. Yeter bu kadar. Felaket canım sıkıldı. Hoşçakalın !

    *Holden'ın gözünden bir kitap incelemesi.
    Kitabın %30'u Tanrı Aşkına, %40'ı Vay Canına, %10 Kıyak Kerif, %20 Lanet Olsun..
  • Gece iki sularına yakındı. Kur’an’dan sure okuyan birinin sesiyle uyanmıştım. Tamam. Bu sefer öldün işte. İşte bu sefer hikâyen yerle yeksan oldu. Hiçbir şeye yetişemeden öldün gittin, dedim.
    Hâlâ yaşıyor olabileceğime dair de bir umut vardı içimde. Bu yüzden telefonu elime aldım. Annemi arasa mıydım acaba? Ölmüş olsam bile asla aramamalıydım. Gecenin bir yarısı ararsam şimdi kadın durduk yere meraklanırdı. Rehberi dolaşırken C harfine geldim. Burada arayacağım kişi vardı. Ama yanlışlıkla arayacağım kişinin yerine bir altındaki bizim bakkal Rıza ağabeyin çırağı Çağlar’ı aradım.
    Uykulu bir ses tonuyla telefonu açtı Çağlar,
    -Alo, dedi.
    Lafı fazla dolandırmadan direk sordum,
    -Çağlar, ben öldüm mü?
    -Abi sen yaşamıyordun ki ölesin. Hem gecenin bir yarısı ya, gece gece bu tip saçmasapan sorular için insan mı rahatsız edilir ya? Abi kapat allasen. Sabah ara. O zaman sakin kafayla bir daha konuşalım.
    Sonra da telefonu yüzüme kapattı.
    Çağlar’la konuştuktan sonra, kapının çalışına kadar uyumaya devam ettim. Kapı çalınca, yaşıyor olduğuma sevindim. Ellerimi iki yana açıp “Drogbaaaaa” diye bağırdım. Sonra kapıya yanaştım. Delikten bile bakma gereksiniminde bulunmadan kapıyı açtım. Kapıyı açınca bir an tereddüt yaşadım beklemediğim bir kişi vardı kapıda. Evet, kendim gelmişti. Basbayağı kapıda kendim duruyordu. Bu işin içinde, birileri olmalıydı, yoksa bu durumu izah etmenin kesinlikle mümkünatı yoktu. Kapıdaki kişi, yani kendim yalnızlığın ve kimsesizliğin tüm emarelerini taşıyan cinsteydi. Tüm heybetiyle görünüyordu karşımda şimdi.
    -İçeri buyur etmeyecek misin?
    -Geç bakalım içeri.
    İçeri geçti, üçlü koltuğa oturdu. Ben de çalışma masama oturdum. Bir taraftan yayınevini bugün, yarın biter diye oyaladığım çeviriyi yetiştirmeye çalışıyor diğer taraftan da kahvemi yudumluyordum.
    -O kadar mil uzaktan geldik. Bir çay koysan da içsek,
    -Ne çayı ya, daha memlekete gitmedim bu yüzden kaçak çay yok!”
    -Biliyorum onu. Geçen arkadaşın kokulu mu ne bir çay getirmişti. Hatta baya da övmüştü, onu demlesen ya işte.
    -Ulan, ne üşengeç herifsin sen ya, kalkıp kendi çayını koysana.
    -Bir insan bu kadar geçimsiz olur. Sen daha kendi kendinle bile geçinemiyorsun.
    Kalktım sinirle. Oflaya puflaya çayı koydum. Sonra masama tekrardan oturdum. Çay demini aldıktan sonra bardaklara doldurdum. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara çok ilginçti. Hiçbir şey söylemeye tenezzül bile etmeden bilgisayarımı almış. Kulaklığımı takmış. Üçlü koltuğa boylu boyunca uzanmıştı. Sehpayı önüne çektim. Çayını masaya koydum. Çayın yanına da en sevdiği bisküvilerden olan cicibebe bisküvilerini koydum. Sevindi hemen garibim.
    Biraz çeviri yaptıktan sonra yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra uzun uzun kendimi seyretmeye başladım. Çorabın yarısını yine ayağından çıkarmıştı. Çorap sadece ayak parmaklarının ucunda duruyordu. Pür dikkat filmi odaklanmıştı. Büyük ihtimal yine “La Grande Belleza”yı izliyordu.
    Komodinimin yanında duran bir kağıt parçasını elimle buruşturup, fırlatıp attım kendime doğru. Önce ürktü, sonra ise ciddi bir tavır tavındı. Kağıdı eline aldı, suratıma bakarak
    -Ne bu çocukça hareketler Can, hiç yakışıyor mu senin gibi birine?
    Cevap veremedim. Karşımdaki kendime iyice üzülmeye başlamıştım. Çok boşlamıştı kendini çok. Bu durumu ve gidişat hiç iyi değildi.
    -Kalk, dedim.
    Kendim ayağa kalktı. Uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm.
    -Abi n’apıyorsun, allah aşkına. Maazallah biri görecek bizi. Sonra deli diyecekler. Hayır, anlatamam da bu durumu.
    -Amaan, takma onları be tosunum. Asıl onlar anormal, bizler normaliz.
    Köşedeki Tavuk dönerci Rıfkı ağabeyden, sırf üşendiğim için her gün 3 liraya tavuk döner yemekten biraz kafayı üşütmüş olduğumu da düşünmedim değil bir miktar. Kalktım. Hazırlandım. Kendime seslendim,
    -Ben dışarı çıkıyorum, evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Gideyim birkaç parça bir şey alayım. Bugün kendimize şöyle bir ziyafet çekip, felekten bir gece çalalım. Hem sen orada iki büklüm oldun geç şu yatağa uzan.
    -Ne iyi olur be,
    Sonra da hemen yatağa atladı. Kızdım.
    -Şu yatağa biraz yavaş oturur musun? Zaten sağlam değil, iş çıkaracaksın başımıza durduk yere.
    Evden çıkmadan önce, annevari hareketlerle uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedim.
    -Kim o demeden kesinlikle kapıyı açma. Çay demlersen eğer işin bittikten sonra ocağın altını kapa. Uyumadan önce de sigaranı söndür.
    Evden çıkıp kapıyı kilitlerken karşı komşum Müzeyyen Abla ile karşılaştım.
    -N’apıyorsun evladım?
    -İyiyim diyemeden başlamıştı dert yakınmaya...
    -N’apacağım oğlum ben bu adamla, nasıl baş edeceğim? Sen dün Kur’an okunan bir kanalı aç, sonra da öyle uyuya kal. Hayır bu yaştan sonra çarpılacak kalacak o olacak.
    O sırada Zafer ağabey de sesleri duyduktan sonra kapıya gelmişti.
    -Yapma hanım, duyan da bizi hiç ibadetini yapmayan biri sanacak!”
    -Yapıyor musun Zafer?
    -Yapıyorum tabii Müzeyyen, işte Cuma günleri namaza gidiyorum ya.
    Allah, Muhammed aşkına Zafer. Yapma! Tek onunla yeter mi?
    Kapıda tatlı tatlı atışıyorlardı, ben ise seyrediyordum. Sonra dün geceyi düşündüm, halbuki ölmüş olmamla ilgili kafamdan neler neler geçmişti.
    Pek konuşmama fırsat verdirmiyorlardı ama ben ikisini de bir punduna getirip araya girme gafletinde bulundum.
    -Fakat Müzeyyen abla, bu derin bir tutku. Zafer ağabeyim, bu alemin en kral abisidir. Hatta kralın da kralı bir abimizdir. Bunları söylerken Zafer ağabey, kafasını havaya kaldırmıştı, vakur bir edayla Müzeyyen ablaya bakarak kafasını sallıyordu.
    -Konuş Can konuş, duy Müzeyyen duy!
    Konuşmaya devam ettim...
    -Müzeyyen abla, bak mesela ben bu apartmana taşındığımdan beri, Zafer ağabeyin, Ramazan ayında bir kez bile orucunu kaçırdığını görmedim.
    Müzeyyen abla o sırada kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Zafer ağabeyin, o gururlu edası o an Müzeyyen ablanın gülüşünün altında ezildi, büzüldü, küçücük kaldı.
    -Bizde tutmak isterdik oruçlarımızı da hastalıklardan fırsat bulamıyoruz.
    Halbuki öyle değildi. Zafer ağabey, emekli olduktan sonra iyice kabuğuna çekilmişti. Kendi kabuğunun içinde bir türlü boğazını tutamıyordu. 110 kilo olmuştu bu yüzden. Doktor zayıflaması için diyet programı veriyordu. Pazartesi diyete başlayıp, Salı bırakangillerdendi o da.
    Apartmandan ayrıldım. Önce elektrik idaresine gidip elektrik faturasını yatırdım. Sonra da alışveriş için markete gittim. Marketten tam çıkarken, Onur’la karşılaştım. Elinde kitap vardı. Okuldan yeni çıkmış olduğu belliydi.
    -N’apıyorsun?
    “N’apayım. Alışveriş yaptım şimdi de eve geçiyorum.
    -Canım çok sıkkın Can, bir çay içip sonra da biraz laflasak mı, ne dersin?
    -Onur, başka zaman konuşalım mı? Çünkü evde kendim bekliyor hem saat de geç oldu, acıkmıştır şimdi o baya.
    -Boş ver abi, beklesin. Bekler bekler gider. İnsanın kendisi bile beklemez bu zaman da, haydi gel.
    İyi peki madem diyerek Onur’un peşine takıldım...
    Onur’la her zaman gittiğimiz kafeye gittik. Bu kafede ne buluyorduk hiç bilmiyorum. Bizi cezbeden bir tarafı da yoktu ama Onur muhakkak bir şeyler buluyordu. Çünkü her defasında çayları berbat olmasına rağmen hep buraya getiriyordu beni. Onur ve ben cebimizden sigara paketlerini çıkarıp masaya koyduk. Sonuçta ikimiz de, masaya konulan sigaranın anlamını biliyorduk. Garson masaya geldi.
    -Ne içersiniz?
    Çayları söylerken Onur’un halinde inceden bir tedirginlik sezmiştim ancak anlam verememiştim. Garson bir süre sonra tekrardan gelip, masaya çayları getirmişti. Çayları tam masaya koyarken. Onur birden anlamsız bir şekilde titremeye başladı.
    Onur, n’apıyorsun diyemeden, çayı olduğu gibi üzerine döktü. Sonra bir ara Esra Ceyhan’ın programına katılan uçan adam Sabri gibi “Allah” diyerek fırladı masadan. Çevrede oturan birkaç kişi, Tarık Mengüç gibi kaçışıyordu. Elimi bir aşağı bir yukarı sallayarak, sakin olun, sakin sadece çay döküldü diyerek sakinleştiriyordum herkesi. Herkes, o an sanki birkaç dakika önce kendileri kaçışmamış gibi tekrardan masaya oturup harala gürele muhabbete tutuldular.
    Bayan garson tekrardan masaya gelmişti. Elindeki ıslak bezi Onur’a uzattı.
    -İyi misiniz?
    Onur kekeleyerek, "İiyiyiyiiyim" gibi birtakım sesler çıkardı. Bayan garson elindeki bezle masayı iyice bir silip, yanımızdan ayrıldı. Onur, sırılsıklam olmuş sigara paketinden en kurusunu seçip tekrardan sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra
    -Can, ben aşık oldum kardeşim.
    -Onu anladım Onur, sen bana bilmediğim başka bir şey söyle.
    -Adı, Ece.
    -Çayları, masaya getiren bayan garson mu?
    Şaşırarak gözlerimin içine baktı.
    -Nereden anladın?
    -Bunda anlaşılmayacak bir şey yok Onur. Bayan garsona aşık olduğun, Edirne’den Kars’a, Dünya’dan Mars’a kadar belli. Peki onun, ona karşı hissettiklerinden haberi var mı?
    -Yok.
    -Eee konuşsana o zaman kardeşim, neden bunu içinde tutuyorsun. Onun da bundan haberi olması gerekmez mi?
    -Can, benim mektup yazmam lazım. Biliyorsun ki konuşmayı beceremem.
    -Yaz o zaman.
    -Yazamam ben. En son lisedeyken mektup yazmıştım. O da üst kat komşumuz emekli öğretmen Salih ağabeyeydi. Mektubu okuduktan sonra annemi, babamı çağırıp ne biçim bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Yazdıkları imla hatasından geçilmiyor, diye paylamıştı.
    -Onurcuğum, bak canım kardeşim anlıyorum seni ama ben bunu yapamam. Bu çünkü senin hissettiklerin. Senin hissettiğin duyguları ben nasıl anlatayım?
    -Neden abi, sen yazı mazı işleriyle uğraşıyorsun ya,
    -Evet, doğru. Yazı işleriyle uğraşıyorum. Ama ben yazarların yazdıklarını çeviriyorum. Bunlar da zaten çocuk hikayeleri. Hatta Çocuk Kalbi’ni okuduktan sonra bir süre okumaya küsülen cinsten. Yani anlayacağın kardeşim, başlayabilecek bir ilişkiyi başlamadan bitirebilir. Ben bunun vebali altında kalmak istemem.
    -Çocuk Kalbi, kötü bir kitap değildi ki ama.
    -O kadar cümle kurdum. Sadece onu mu anladın?
    -Ama Çocuk Kalbi, kötü bir kitap diyorsun?
    -Değil ulan değil. Sadece çok pesimist bir havası vardı o yani.
    Sigara paketimden kuru kalmış sigaralardan ben de bulup yaktım. O sırada garson kız kapıda bekliyordu. Üzerinde önlüğü yoktu galiba mesaisi bitmiş olmalıydı. Sürekli saatine bakıp duruyordu. Karşıdan biri ona doğru yaklaşıyordu. Gelir gelmez, bizim bayan garsonla sıkı sıkı sarıldılar. Ben işin vehametini anlayıp, binbir şebeklik yaparak Onur’un o yöne doğru bakmasını engellemeye çalışıyordum ama bu durumu engellemeye gücüm yetmemişti.
    Onur’un elinde tuttuğu sigara henüz bitmeden masadan el yordamıyla kuru sigaralardan birini bulup yakmaya çalışıyordu ama sigara bir türlü yanmıyordu. Sigara yanmadıkça, Onur küfürler savuruyordu. Çocuk Kalbi meselesinden dolayı mıydı, ıslak olduğu için yanmayan sigara için miydi yoksa aşık olduğu kadının az önce el ele tutuşup kafeden ayrılışı mıydı? Bilmiyordum.
    Ayağa kalktım. Elimi Onur’un omzuna attım.
    -Haydi gel, gidelim kardeşim.
    Bir süre Onur’la sokaklarda yürüdük. Sokaklarda yürürken tek kelime konuşmadık. Sadece ıslak olduğu için yanmayan sigaraları yakmaya çalışıp, yakamadıkça küfürler savurduk. Küfürler savurdukça rahatladık. Rahatladıkça, kendimize geldik. Köşebaşındaki mısırcıdan iki közlenmiş mısır aldık. Hayata döndük.
    Onur’u eve bıraktıktan sonra, elimde tuttuğum market poşetleriyle apartmana girdim. Bizim kata geldiğimde, Müzeyyen abla ve Zafer ağabeyin kapıları sonuna kadar açık duruyordu. Telaşlanarak, hemen içeri girdim. Zafer ağabey, Müzeyyen ablanın dizlerine uzanmıştı. Müzeyyen abla, bir taraftan elma soyuyor diğer taraftan da soyduğu elmaları Zafer ağabeye yediriyordu. Halbuki sabah gördüğüm manzarada, sürekli didişen sanki onlar değillermiş gibi. Hangi gazetenin son sayfasında okuduğumu hatırlayamadığım “Evlilikte, arada küçük tatlı atışmalar ilişkiyi canlı tutar,” tarzı bir haber geldi aklıma. Ne kadar da saçma diyordum. Bir insan seviyorsa, neden didişsin, kendini paralasın, neden birbirlerinin yüreğini tüketsin. Ama gördüğüm bu manzaradan sonra, artık konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Usulca evden çıkıp, yavaş bir şekilde kapıyı arkalarından kapattım.
    Nihayet sonunda kendimi eve atabilmiştim. Masada çevirmekte olduğum kitap hâlâ olduğu gibi duruyordu. Yatağa uzandım. Yatağa uzandıktan sonra, gözüm komodinimin bir köşesine iliştirilmiş bir kağıt parçasına takıldı. Elime aldım, bir süre yazıyı evirip çevirip durdum. Sonra unuttuğum kendim geldi aklıma. Ne de çabuk unutmuştum yine kendimi. Tabii beklemedi. O da benden sıkıldı ve çekip gitti. Tüm cesaretimi toplayıp, mektubu okumaya başladım.
    “Hep kendini ihmal ediyorsun, unutuyorsun. Bir gün bile, kendin için yaşamadın şu hayatı. Hep başkaları için, hayat kurdun kendine. Onlar üzerinden hayatını şekillendirdin. Onlar terk etti, onlar berbat etti bazen hayatını ama hep onlar iyiydi dedin. Onlar hiçbir zaman kötü olamazdı. Çünkü sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun dedin kendine. Kalk ve aynaya bak Can! Şu mahvettiğin hayatını orada gör, tabii biraz cesaretin varsa.”
    Unuttuğum kendimin, bana arkamdan sadece birkaç satır yazıyla veda etmesi çok ağrıma dokunmuştu. Haklıydı, hiçbir şey diyemedim. Gözyaşlarımı ceketimin koluyla sildim. Kalktım, sabahtan kalma çayı ısıttım. Çayımı bardağa doldurup, çalışma masamın tekrardan başına geçtim. O sırada telefonum uzun uzun çalmaya başladı. Arayan okuldan başka bir arkadaşımdı. Telefonu sessize alıp, çevirmekte olduğum hikâyenin ilk cümlesini çevirdim: “Ölmedim ama yaşamadım da.”
  • Uzun süre etkisinde kalacağım bir kiyap daha...Nasıl anlatılır etkisi tarif edemiyorum ama gerçek şu ki hem topluma ışık tutup hem de bir o kadar iç seslere cevap verebilen kişileri hem duygusal hem de yaşamdaki konumları gereği çarpıcı şekilde vuran müthiş bir kitap.Macide ve Ömer aşkına göz geçirip bir yandan da Bedri’yi unutmamak gerekir.Aşk,parasızlık,edebiyat,toplum,statü ve daha bir çok etken etrafında sıkışıp kalan bir evlilik ve sonu .Özellikle son sayfLarında kalbim sıkışarak okudum.Kütüphanemin en değerli kiyaplarından oldu çok mutlu ve bittiği için de üzgün Büşra bırakıyorum buraya.
  • Kitap sapkınca bir șüphe duygusu ile bașlıyor. insanın her bakıșindan, hareketinden bir anlama varılıyor. ilk olarak Mefharet karakterinden de gördüğümüz gibi, insanı deliliğe götürecek bir duygu. Diğer yandan Samim de insanlarin ruh tahlillerini en mukemmel sekilde bie sunuyor. insanlarin meselelerini günümüz çerçevesinde çözüluyor. Ayni zamanda bir insanin icinde iki kisi olduguna inaniyor. Birincisi asıl biz olan. Madde degil de daha cok manaya yonelen, dünyevi zevkleri icinde barindirmayan, hakikat olan. Ikincisi ise tamamen madde odakli, insanin uzerine penye gibi yapisip saran seyler. Penye ve hakikat șiirinde siralanan, penye imgesiyle bahsedilen tum seyler. penye nedir? penye insanin bedenini kusatir, sarar. Yalan, iftira, icmek vs. kisacasi dunyalik olan ve insanin ustunden yirtip atamadiklari veyahut atmak istemedikleri, gormek ve bilmek, farkina varmak istemedikleri, korktuklari hakikat. Sonucta yazarin da dedigi gibi ikincilerimize hakim oldugumzu surece insaniz.
    Samim odasina kapandigi, yalniz kaldigi zamanlarda ise yazarin kafasindaki Simeranya'yi bize sunuyor. Burda ikinci bize asla yer yok.insanlar golge ve yaptikalari direk meydanda. Yalan yok buna bagli olarak suphe yok.Para, luks, kazanc. keyif gibi birincimizi baski altinda tutaarak ikincimizden doganlarin hicbiri yok. Yalniz ebedilik degerlerinin bulundugu bir dunya. sevgili askindan, aile askindan,meslek askindan Allah askina varan bir yol. insan fanilik sıkıntısından da ancak boyle kurtuluyor ve varliginin en dolgun halini yasiyor. Bütün kutsal degerler burada.
    Yazar tarafindan yok edilen Meral'in manevi degerlerden kopup yalnizliga itiliși ve sonucundaki ölüm kitabin asil vermek istedigi mesaji gosteriyor. Insan ruha, öze, maddenin ustundeki manaya yonelirse çok çok daha iyi bir hayat yașar. Maddi, dunyalik her turlu zevk insani çıkmaz bir yolun sonunda yapayalnız ve çırılçıplak birakir.
  • Kütüphanemdeki en değerli romanımdı; bu romanı okuduktan sonra Hz Hatice'ye hayran kaldım. Romanı Hz Haticeyi sadece bir peygamber eşinin hayatı olarak değil cennetle müjdelenen ilk kadının hayattında yaşadığı zorlukları öğrenebilmek için okuyun ve onun yaşamla mücadelesini, aşkına sahip çıkışını, paranın bu kadar değerli olduğu bu dünyada onun paraya hiç değer vermediğini göreceksiniz. Yazarın anlatımı çok akıcı, keşke bitmeseydi diye okuyacağınız keyifli bir kitap.
  • SPOİLER içerir. Sinirden kudurmak üzereyim. Bu kadar aptal karakteri ilk defa bir arada görüyorum. bir şekilde birbirleriyle bağlantılı üç aile var ortada büyük bir sır var ama Allah aşkına nedir bu kadın karakterlerdeki bayağılık? Biri kocasını en yakın dostu olan kuzenine kaptırıyor ve işiniz bitince kocamı geri ver diyor. Düşünceleri ise daha da saçma; Çocukluğumdan beri her şeyi kuzenimle paylaştım, kocamı da paylaşayım bari kafasında. Ne okuyorum, nereye gidiyor bu kitap anlamıyorum. Sadece bir kitap bu gibi düşünemiyorum çünkü gerçek hayatta bu 3. şahıslardan çok var. Siz dostunuz olduğunu sandığınız halde onun amacı sizin sahip olduğunuz her şeyi elinizden almak isteyen insanlar var. Paranızı, ailenizi, arkadaşlarınızı, sevdiklerinizi, her şeyi... Her zaman yanınızdaymış gibi gözüküp arkanızdan iş çeviren insanlar var ve bunları bir kadın başka bir kadına yapıyor. Karakterimiz aman onların seviyesine inmeyeyim diye susup kaçıyor. Patlatsana suratlarına iki tane! Gerçi adamı paylaşmayı düşünmüş ne tepki verecek daha?

    Diğer kadına gelirsek kitabın konusunda da yazdığı gibi tavan arasında bir mektup buluyor. Sonrasında yok açmalıyım, aman açmamalıyım, kocam kötü bir şey yapmaz, kötü bir şey yazmaz falan derken başladı bende sinir. Açacaksan aç be kadın dedim durdum. Tabi mektuba kadar iyi giden bir evliliği var ama kafasında her şey çok iyi, keşke bir trajedi yaşasaydım gibi şeyler kuruyor. Yani rahat batmış. Derken kızlarından biri ilk çocuklarına babalarının tuhaf baktığını söylediğinde kadın kafasından milyon tane iğrenç şey geçiriyor. Kendi öz kızına kötü gözle mi bakıyor acaba diye düşünüyor. İğrendim oralarda, sinirim hat safhada. Biraz ilerde gerçekler açığa çıkıyor neyse ki.

    Üçüncü kadına gelirsek kızı cinayete kurban gitmiş yaşlı bir kadın. Ama o da diğerlerinden iyi değil. Bütün kadın karakterlerin diğer kadın karakterler hakkında kafasından geçirdikleri berbat şeylerdi. Okudukça; acaba ben mi yanlışım? Kadın olmak böyle düşünmeyi mi gerektirmeli diye geçirdim içimden. Hepsi içten pazarlıklı, bari biri normal olsaydı.

    Son kısımdaki ilginç yer olmasa bir verebilirdim.
  • Bir keresinde bi yerde okumuştum ya da birisinden duymuştum tam olarak hatırlamıyorum. Evinizde dolaşıp sizi rahatsız eden bir fare , sizin karşınızda bir kaç tur attıktan sonra , sizden her hangi bir tepki almayınca kahrından ölüyormuş. Garip değil mi? Neyin kahrı bu Allah aşkına ? Halbuki en ufak bi tepki verince kaçacak delik arayan o değil mi?. E peki neden karşımızda rahatça top sektirmesine müsade edince kahrından ölsün ki bu hayvan ? Çok garip ...İşte efendim ben bu kitabi okurken nedense hep o fareyi tasavvur ettim kafamda . Yıllar önce bu tuhaf hikâyesini dinleyip unuttuğum fareyi.. İşte o gün, toy benliğimde algılayamadığım hakikat buydu demek.
    Neyin kahrıymış biliyor musunuz? FARKEDİLMEYİŞİN , YOK SAYILMANIN, BİR KÖŞEDE UNUTULMANIN, UMURSANMAYIŞIN, OLMAYIŞIN , OLUNAMAYIŞIN...İste fareyi bile kahrından öldüren bir duygunun en acı , ve
    " tamamen bir hayal ürünüdür" ibaresine aldırtmadan en gercekçi bir sekilde yansıtan güzel bir kitap. Belki her okuyanı , ruhunun yeraltından çekip silkeleyen , her eline alanın kendisinden muhakkak bir parça pay aldığı küçük ebatlı büyük kitap...
    Hep bir arayış bir çaba var değil mi? Ulaşılamayan ama uğrunda ölünmüş bir hedef, bitemeyen bir mücadele, evet toplumun önüne geçip " bende varım" diye haykırabilme mücadelesi...Aslinda itiraf edelim beyler;) tabi bi de hanımlar :) karakterimiz pek sevmiyor hanimlari her hal ama olsun her neyse ne diyorduk itiraf edelim o pısırık işe yaramaz hayali karakterin cesaretine hayran kaldık degil mi ara ara . Kendini zorla davet ettirmek nedir yahu yer yarilsin içine gireyim sonra ordan notlar göndereyim :( :(
    İşte farkedilme, benligini ispat etme mücadelesinin gözü kara cesareti..Herkes bir parça Oğuz Atay görmüştür değil mi? Bir tutunamayışın serzenişi sanki . Benziyorlar da aslinda kendi içinde dağları delecek cesarette ama bir insanın önünde bile kendini ifade edemeyişin kahrı. En son tutunamayıp yeraltına iniş ve kendini kalemine emanet etme..Neyse efendim bu kitabı anlatabilmek yorumlayabilmek kanimca öyle herkesin haddi değil. Benim ki nacizane düşüncelerimi dile getiris. Zaten yorumlamaya kalksam çok çok uzun süreceğinden eminim . O yüzden daha fazla uzatmadan kitaptaki belki de en çok hoşuma giden bir o kadar da beni en çok üzen noktayla sonlandıracağım .Şöyle demişti Liza ' nın ona okuttuğu mektup için " Zavallı kiz bu mektubu çok degerli bir hazine gibi saklıyordu ve onun da dürüst ve değerli bir seveni olduğunu , insanların ona da saygılı davrandıklarını öğrenmeden gitmemi istemediği için hemen koşup bu hazinesini getirmişti." Eveet bilen bilir Liza'yı , yaşadığı onursuz hayatı..Sokakta görünce buğzettiğimiz, lanetler okuduğumuz kaç tane Liza var kim bilir..Hiç merak etme zahmetinde bulunduk mu ki içinde kopan tufanları? İşte ana karakterimizin düşkün bir fahişenin bile ruhsal dünyasını ne denli ustalıkla resmedip sunduğuna da şahit oluyoruz kitabı okuyunca ....