Özge, Albertine Kayıp'ı inceledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Ben bir Albertine olduysam eğer bu kitabı defalarca okuduğumdan..
Metaryalistler, gerçekçiler ve Proust'un sezgisel var olma teorisi. Varlığını hissetmiyorsanız yok mudur ? Proust gibi düşünüyorsunuz zihninizde varlığını yitirenler, yoktur. Sezgisel olarak olmayan Ay bile, sizin hayatınızda aslında hiç olmamıştır.
Bu felsefesini severek okumaya başladım kitabı. Proust felsefesi hakkında derin araştırmalar yaparsanız kitap okumaktan daha zevkli olduğunu anlayacaksınız.
Biz sevmesek onlar aslında yoklar.
Hiç önemsemediği, varlığını hiçe saydığı, gözlerinin de kalbinin de görmezden geldiği Albertine gitti. Istırap o an layık olduğu yere uzun süre kalmak için yerleşti.
Birini anlamak imkansızdı onun için. Albertine'in gidişiyle bunu öğrenmişti. Bir insan öylesine severken, bağlıyken nasıl hiçbir şey söylemeden, veda etmeden gidi verirdi. Nasıl katlanıyordu ölmeden. Aşkına karşılık bulamadığı günlere nasıl dayandıysa öyle dayanıyordu belki de.
Proust insanlara sevme dersi veriyor. Ruhumuzun derinliklerinde hissedilenleri ancak kaybettiğimizde gün yüzüne çıkarıyoruz. Böylece birine karşı duyulan arzu, sevgi, merhamet duygusu yerini ıstıraba bırakıyor.
Kitabı okumak çok zor. İnsanın doğumundan ölümüne hissettiği her duyguya yer vermiş. Psikolojisi üzerinize çöküyor ve ruhunuzu kitaba teslim ediyorsunuz. Her satırda yazar ne hissettirmek istediyse onu hissediyorsunuz.
Kitap bittiğinde var olduğuna inandığınız her şeyi sorgulayabilir hatta birçoğunun hiç olmadığına kanaat getirebilirsiniz..

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Emine Karaca, Beni Güzel Hatırla'yı inceledi.
19 May 01:32 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 5/10 puan

#kitapyorum
#benigüzelhatırla
#ümmiyeyılmazerçevik
Sayfa sayısı:290
Mehmet ve Kemal çok iyi dostlardır. Yedikleri içtikleri bir gider. Onların tek hayali vardır. Ünlü olmak.
Kemal abisiyle yaşayan orta halli biridir. Mahallesinde oturan komşu kızı süveyda'yı çalışmaya gittiği düğünde görür ve ilk görüşte aşık olur. Süveyda da onu sevmiştir buluşmaya başlarlar.
Fakat Kemal'in süveyda dışında bir de müzik aşkı vardır.
Kemal hangi aşkının peşinden girecektir?
Süveyda fabrikada çalışan annesi ve engelli kardeşine bakmaya çalışan güzel merhametli bir kızdır. Kardeşinin iyi olması icin her yolu denemeye hazırdır. Kardeşinin arkadaşı Ahmet gelir ve onlara yardım teklifi eder.
Ahmet kimdir neden yardım edecektir?
Ahmet süveyda'ya ne teklif etti?
Dedesinin eski aşkını aramaya kalkan kerem ailesi hakkında bilmediği bir çok gerçekle karşılaşır. Dedesinin aşkına ulaşır. Ondan herşeyi dinler.
Kerem dedesinin aşık olduğu kadını nerede buldu?
Süveyda ile Kemal aşkı ne oldu?
Bütün soruların cevabı daha fazlası bu kitap da mutlaka okuyun. Ben okurken çok heyecan yaşadım. Engelli birinin yaşadıklarının anlatılması içimi burktu. Kerem'in dedesinin dikilide yaşaması beni mutlu etti. Gittiğin bildiğin yerlerde geçmesi kitabın insanı şaşırtıp mutlu ediyor. Yüreğinize sağlık hocam keyifle okuduğum harika bir kitaptı..

mahmut yiğiter, bir alıntı ekledi.
18 May 01:11 · Kitabı okuyor

Melayê Bate
Allah aşkına söyle bana kimin alımlısısın sen?
Kimin kitap yanaklı, yorum benli , not zülüflüsüsün sen?

Mem û Zîn/ Ehmedê Xanî Latince'ye Çeviri, Mehmet Emin Bozarslan (Sayfa 68 - Deng yayınları)Mem û Zîn/ Ehmedê Xanî Latince'ye Çeviri, Mehmet Emin Bozarslan (Sayfa 68 - Deng yayınları)
Rümeysa Nil Korkmaz, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
17 May 17:46 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bir kadının çocukluk aşkına karşı beslediği derin duygular sonucunda yaşadıklarını anlatan bir mektuptan oluşuyor. Stefan Zweig'in akıcı üslubu ile yazılan bir kitap ve eğer hangi kitabı ile başlasam diye düşünüyorsanız bu kitap ile başlayabilirsiniz.

1000 Kitap Akış...
Bakıyorum...
Okuyorum...
Anlamaya çalışıyorum...
Yok, mümkün değil aklım almıyor!...
En mükemmel varlık olarak saydıkları, gözlerden sakladıkları, her türlü musibetten ve kötülükten sakındıkları...
Haykırarak sevgisini anlatmaya çalıştıklarını, yere göğe sığdıramadığını yeminler ile anlattıkları sevgilerini...
Bir çırpıda baş aşağı nasıl ediyorlar anlamıyorum!...
Hiç tereddüt etmeden nasıl da karalıyorlar...
Üstüne üstlük bide 'AH' ediyorlar ya deliriyorum!...
Ne istediniz de olmadı Allah aşkına?...
Bu kadar KİN'e, bu kadar ÖFKE'ye sebep olan neydi?...
Nerede kaldı "sen bana iyi geldin, kalbimin gerçeği' sözleri?...
Hatrını kırmayın yaşanmışlıkların...
Geçtiğiniz her yol, hatırda kalacak...
İyi hatırlanın...
Ayıptır!...

Bir Yudum Kitap
An olur, başımıza türlü musibetler gelir de aklımızı kaybederiz. İşte tam o an, bir yüreği olduğunu hatırlamalı insan. Dinlemeli kalbinin sesini. Onu da kaybederse ne fena. Sâmiha Ayverdi, "İnsan olmak, savaşta ve barışta insan olduğunu, insanca yaşamak ve ölmek gerektiğini unutmamaktı." der. Şairin dediği gibi: Bir kalbiniz vardır, onu tanıyınız sevgili okur. Tanıyınız ki yaşayalım bir ömür insan kalarak. Var olun.

 

Uğur Demircan - Vapurda

Türk Dili Dergisi, 797. Sayı

 

“İşe yarar tek yerimiz gözlerimiz belki de.” diyordu içlerinden biri. Puslu bir sesti.

Diğerinin “neden” diye sormasını bekledi sanki ve ses gelmemesine rağmen sormuş gibi cevapladı:
“Gözlerimizde kapak var çünkü. Kapatıp, bugünü görmemeyi başarıyoruz.”
“Bugünde ne var ki görmek istemediğin?”
“Yanlış insanlar var mesela. Bir vesileyle tanıştığımız, tanımak zorunda kaldığımız... Faydasız, hatta bize zarar veren insanlar. Sonra tanık olmak zorunda kaldığımız seviyesiz, saçma sapan olaylar ve daha nicesi; kapakları indirince yoklar. Bunları görmemek gibi bir şansımız var, anlayacağın.”
“İşe yarar tek yerimiz gözlerimiz, dedin. Peki ya diğerleri?”
“Diğerleri...” dedi ve birkaç saniye düşündü. Önümdeki çocuk martılara simit atmaya çalışıyordu bu esnada. Babasının her attığı martılar tarafından kapılırken çocuğun attıkları denize düşüyordu. Çocuktaki hayal kırıklığını ben oturduğum yerden görebiliyordum, babası göremiyordu. Babası, ondan da çocuk olmuştu artık. Ağzı kulaklarında, simit parçaları atıyordu çılgınca.
“Kulaklar.” dedi beriki. “Kulaklar kendini kapatamıyor örneğin.” “Kulağı niçin kapatma ihtiyacı hissedelim ki?”
“Kulaklar her şeyi duyuyor dostum. Dışarıda duyduğun sesleri hiç düşündün mü? Bir insan sesi, caddeden gelen bir gürültü, geçen arabalardan yükselen bir şarkı mesela, geçmişten bir anıyı canlandırıveriyor istemediğimiz hâlde.”
“Sen nostalji seven adamsın. Anıları canlandırması iyi değil mi?”
“Nostalji demek, filtreli anı demektir aslında. Sadece iyi anılar canlanınca nostalji olur onun adı. Hatırlamak istemediklerine böyle afili bir isim bile koymamış insanoğlu. Yok saymış demek ki tümüyle.”
“Düşününce mantıklı geliyor söylediklerin.” “Ama düşünmemeyi tercih ediyorsun değil mi?”
Gülüştüklerini, sırtıma değen tahta koltuğu titreştirmelerinden anladım. İyi dost olmalıydılar.
“Bak mesela, burun da öyle.”
“Allah aşkına burundan ne istiyorsun?”
“İstemediğimiz şeyleri koklamamayı tercih edebiliyor muyuz? Hayır!
Kapanmıyor burun delikleri de kendi kendine!”
“Kapanmayınca ne oluyor?”
“Ne bileyim bir sıcak ekmek kokusu, ansızın rüzgârla geliveren hoş bir parfüm... O da çok şey hatırlatıyor insana. Yine geçmişten.”
“Sabahtan akşama yetmişlerden, seksenlerden şarkılar dinleyen adam- sın, geçmişten bu kadar çekindiğini sanmazdım.”
“Gariptir, içinde yaşadığımız halde ‘bugün’den saklanabiliyorken artık geride kaldığı düşünülen geçmişten kaçamıyoruz. O gelip bizi buluyor.”

Kaan Çeribaş, Kopyalanmış Adam'ı inceledi.
13 May 14:53 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Jose Saramago'nun kendine has yazım tarzının hakim olduğu yine kendine has kurgusunun olduğu güzel bir kitap. Aynı konuda çekilmiş bir film de mevcut. Ve kitabı okurken farkına vardım; kitabına sadık kalmış bir filmmiş.
..
Kitabın kahramanı Maximo kendi halinde, içine kapanık başarısız bir evlilik geçirmiş bir tarih öğretmenidir. Bir gün meslektaşı matematik öğretmeninin tavsiyesi üzerine bir film kiralar. Filmi izlediğinde iki üç dakikalık rolü olan bir oyuncunun tıpatıp kendisine benzediğini hatta benzemekten de öte aynı olduklarının farkına varır ve bu adamı bulmak tutku haline gelir Maximo'da. Kitabın neredeyse yarısında bu arayış hakimdir. Yer yer bu arayış kısmı okuyucuyu sıkabilir. Bu kısımda Maximo'nun ruh çözümlemeleri, olay karşısındaki durumu okuyucuya aktarılır. En önemlisi de Sağduyu'nun Maximo'ya olmazsa olmaz uyarıları bu bölümün can alıcı noktalarını teşkil eder. Maximo'nun sevgilisi Maria da Paz ve annesi Carolina ile olan ilişkilerini bu bölümde sıkça rastlarız.
..
Kopyasını bulduğu iletişime geçtiği vakit Maximo için geri dönülmez safhaya girdiği kısımdır. Ayrıca Maximo'da duygusal ve ruhsal değişimlerin oluştuğu kısımdır. Kopyası olan adam ve karısı Helena'nın da olaya bakış açılarını görürürüz.
..
SPOİLER

Belki de kitabın ana fikri şu olsa gerek insan iyilik ve kötülük arasında kalmış ve her an ikisinden birine meyledebilecek ya da her an birinden diğerine geçebilecek tıynettedir. İnsan olmazsa şeytan da olamaz, şeytan zaten plan yapmaz ifadeleri kitapta bu çıkarımı yapmama sebep oldu. Ayrıca sağduyunun insana hayatının en kritik zamanlarda yardıma koşan bir dost olduğu ancak Maximo gibi çoğu zaman insanların bunu dinlemedikleri ve başlarına bu yüzden yine Maximo gibi kötü sonların geldiğinin açık oldğu vurgulanmıştır. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri Troyalılara atı içeri almaları konusunda uyaran Kassandra'nın öyküsü olmuştur. Her daim Kassandra'lar vardır. Olayın kötüye gittiğini felaketin yakında olduğunu bize söyleyen ancak kimsenin sözlerine inanmadığı Kassandralar... Maximo'nun Kassandra'sı Sağduyusu ve annesidir. Ancak tarihteki tüm toplumlar gibi Maximo da Kassandra'sını dinlemedi ve felakete sürüklendi. Ama asıl felaket Maria da Paz'a geldi desek yalan olmaz. Kadının tek suçu Maximo gibi ruhsuz ve bencil birini sevmekti. Nihayet kitabın sonlarında aşkına karşılık bulduğundaysa sevdiği kişinin kopyasıyla zoraki olarak yaptığı alçak anlaşmanın kurbanı oldu.
..
Sözün özü Kassandra'nıza kulak verin.

OkuyanRuh, Pervane'yi inceledi.
12 May 23:43 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir yolculuk esnasında okuduğum bitirdiğim bir kitap.. insan yeniden sonsuzluğu ve aşkı düşünüyor bu satırlarda... İnsan satırların aşkına düşüyor. Ve hep tamam, ve hep eksik“ öyle uzak ki dünya avuçlarımıza” Öyle yakın ki ay öyle yakın ki yıldızlar... Kalbimi tuta tuta okuyorum şiirlerini satır satır. Defalarca okuyup okuyup doyulmayacak bir şiir kitabı. Aldığı ödülü sonuna kadar hakettiğini okudukça anlayacaksınız.