Giuseppe Arcimboldo’yu ilk defa “klasik sanat” dersinde gördüğümde şoke olmuştum. Nedeni açıklamak gerekirse, “sürrealizmin” 1924’te Andre Breton’ın sanata kavuşturduğu bilgisinin yanılmasa olduğu gerçeğiyle karşılaşmıştım. 16. yüzyılda, yeni yeni Rönesans’a geçilmişken, -hümanizm olgusunun bile yeni işlendiği dönem bu- sürrealist bir sanatçı ve eserleri, sanatla ilgilenen herkesi şaşırtıcak bir görüdür.
Arcimboldo, sebze, meyve, su ürünleri, ağaçlar ve diğer pek çok doğayı oluşturan bileşimleri bir araya getirerek portreler oluşturan yaratıcı bir ressam. Vivaldi’nin nasıl “Dört Mevsim”i var ise ve hayranlık uyandırıyorsa, Arcimboldo’nun da beyinde şaşkınlık ve gözlere bayram yaşatan bir “Dört Mevsim” serisi var. Monet’nin “Nilüfer serisi” kadar etkileyici, dakikalarca bakılası bana kalırsa... Buralarda yaşamın kaynağını, doğa müteşekkiri insan imgelerini görmek mümkün. Hatta Darren Aronofsky’nin The Fountain’de (Kaynak) ağaç kovuğundan ılık ılık akan ölümsüzlük iksirini içen Tommy’nin içinden bitkiler fışkırması, doğadan gelenin doğaya tekrar dönüşünü anlatan ve Arcimboldo sanatını hatırlatması önemli gör(ebil)me biçimlerindendir. II. Maximilian için yapılan “Dört Element”i görmenizi tavsiye ederim. Ateş, Hava, Su ve Toprak üzerine resmileştirilen bu öğeler, evren üzerine fazlasıyla ipucu barındırıyor. Denildiği gibi, O, 16. yüzyılda sürrealizmi doğurdu ve doğayı portreleştiren enfes bir kişilik.