Gayya Kuyusundan Ardıç Gölgesine: Bir Özgürlük Yolculuğu
Bazen hayat, biz en yoğun olduğumuzda, zihnimiz bambaşka meselelerle (belki sınavlarla, belki Dişi Kurdun Rüyaları gibi ağır yüklerle) doluyken karşımıza hiç beklemediğimiz bir kapı çıkarır. Merve Özdemir’in Ardıç Ağacı benim için tam da böyle bir kapı oldu; bir arkadaş tavsiyesiyle başlayıp, toplu taşımanın gürültüsünde ilk on sayfasında beni kendine bağlayan o sessiz ama güçlü çağrı.
Kitabın başkahramanı Lale, aslında hepimizin içindeki o "keşkeler denizinde" boğulan yanımızı temsil ediyor. Babasının vefatıyla köklerine, doğup büyüdüğü yere dönmek zorunda kalan Lale’nin hikayesi, sıradan bir aşk romanı olmanın çok ötesinde. Bu, bir kadının kendi kaderinin iplerini eline alma, yarınını kimsenin ipoteğine bırakmama mücadelesi.
Yaşadığımız coğrafyanın en acı gerçeği olan şiddet, bu kitapta sadece fiziksel bir darbe olarak değil, ruhu ilmek ilmek çürüten psikolojik şiddet olarak karşımıza çıkıyor. Psikolojik şiddet, şiddetin en tehlikeli, en sinsi türü. Üstelik fail her zaman bir erkek de değil; bazen bir anne, bazen bir hemcins... İnsanın diploması, eğitimi ya da statüsü ne olursa olsun, bu gayya kuyusuna düştüğünü fark etmesi bazen yıllarını alıyor. Lale de bu görünmez zincirlerin içinde, maruz kaldığı şeyin şiddet olduğundan bile habersiz, bir bunalımın içine hapsolmuştu.
Ancak Lale’nin hikayesi bize şunu hatırlatıyor: Harekete geçmediğimiz sürece o kuyuda nefes almaya "yaşamak" demek zorunda kalırız. Lale o kararı hayatının sonunda bile vermiş olsa, bu her zaman desteklenmeye değerdir. Çünkü o zinciri kırmak, "artık yeter" diyebilmek ve bir ardıç ağacı gibi tek başına ama dimdik ayakta durmayı seçmek, dünyanın en zor ama en onurlu eylemidir.
Sonuçta, bir gün bile kendi iradenle yaşamak, bir ömür boyu