Bu kitaba nasıl yorum yazarım hiç bilmiyorum. Cinsiyet eşitsizliğini, sexism’i, ırkçılığı bir o kadar iyi anlatan ama aynı zamanda fantastik kurgudan hiçbir şey kaybetmeyen bir kitap görmemiştim.
Çevirinin sihir yarattığı bir evrende üç yabancı ve bir ingiliz kız, Oxford’un en önemli bölümü Çeviri Akademi’si, ülkeler arası güç savaşı ve sömürgecilik, en kötü neler olabilir ki?
Dark Academia türünün benzersiz bir eseri bence bu kitap. Ülkelerinden kopmuş çocukların onları insan olarak bile görmeyen bir dünyada verdiği yaşama savaşı, ders çalışmak ve dillerim zenginliğini kavramakla başlayan, kan be yıkımla da biten bir hikaye.
Robin’in gerçek ismini asla öğrenememiz (ne kadar çok istemiş olsam da) kitabın anlattığı “yabancı” konseptini çok daha derinleştiriyor. Sırf İngilizler onu kabul edebilsin hatta kabul edilmekten yana insan olarak görebilsinler diye gerçek isminden vazgeçmesi çok kısa birkaç cümlede çok şey anlatıyor.
Ramy’nin, Robin’in ve Victorie’nin geçmişlerine dair her şeyi reddetmesinin gerektirilmesi ve onlara en kötüsünü yapan insanlara şükran duymak zorunda bırakılmaları sadece yaşamaya devam edebilmek içindi. Her bu parçaları okuduğumda kalbim biraz daha kırıldı.
Kitap boyunca aslında bilgin ve gelişmiş olması gerek adamların kadınlar ve yabancılar halkında söyledikleri bitmiyor. “Kadın haklarının saçmalığı”ndan, asyalıların “o gözle görüp göremediğinden”, “yabancıların tembel ve kurnaz olduğundan” bahsedip duruyorlar. En ironik olan da Çeviri Akademisi bu kadınlara, bu yabancılara ihtiyaç duyması, ihtiyaç duydukları için o kadar küçük ve insan dışı görseler de onları eğitmek için her şeyi yapması. Çünkü her dilin inanılmaz bir gücü var, ve güç bu dilleri ana dili olarak bilenlerde bulunuyor.
Kitap okurları umutlandırmaktan kaçınmıyor, acaba