“Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?”
Bodrum’a gittiniz mi? Ya da orada yaşadınız mı? İkisi arasında sanki elinizi uzatınca tuacakmış gibi görünen bir ay, yürüyerek beş dakika sürecekmiş gibi görünen ama aslında bir dağın zirvesi kadar uzak yollar kadar fark var. Hissetmek. Neyi hissetmek? Aşkı, hasreti, yalnızlığı, kıyıya vuran her bir dalganın muhteviyatında sakladığı sırları, dostluğu, huzurun kokusunu ve... Bodrum bir başka memleket. Milyonlarca yerli yabancı turistin kısa süreliğine gelerek eğlenip, sarhoş oldukları ve en ahlaksızca günahları kimsenin bilmediğini zannedip, bilse de umursamadan işlediği bir yer değil. Bodrum akşamları, gece kulüplerinde eğlenerek, kadınlı erkekli grupların çiftleşmek için koklaştığı, kadehlerin tokuşturulduğu, şişelerin birinin boşalıp diğerinin getirildiği bir yer de değil. Bodrum sadece zenginlerin eğlenebildiği, koylarda yatlarıyla turlar atan Arap şeyhlerinin Türk kızlarını kucaklarından indirmediği ve barlar sokağında toplumca dışlanan trans bireylerin hayatlarını kazanmaya çalıştığı bir yer de değil. Kürt mafya gruplarının Doğuda kaçakçılıktan kazandıkları paralarla açtıkları gece kulüpleri ile saygın birer iş adamı oldukları ya da polisin bedava geçinebilmek için bazı hususlara sesini çıkarmadığı bir yer de değil. Daha yazacak çok şey var. Ama Bodrum... Bodrum begonvil kokan, kızlarının güzelliğiyle dillere destan, aşk kokusunun denizden gelen rüzgarlara karışarak taaaa Yunan adalarına gittiği, müslümanın veya başka bir dine inananın değil de insanların huzurla sokaklarında rahatça dolaştığı, güzel kızlarının güneşiyle kavrulmuş esmer tenli vücutlarını tuzlu ve dibi görünen berrak sularında sırları barındıran dalgalarına bıraktığı,