İlk 5000 Yıl

Borç

David Graeber
Bir para biriminin değeri, bir nesnenin değerinin ölçüsü değildir, diğer insanlara duyulan güvenin ölçüsüdür.
Peki, kölelik nedir? Geçen bölümde bir cevap önermeye başlamıştım. Kölelik, bir kişiyi kendi bağlamından, dolayısıyla o kişiyi insan yapan bütün sosyal ilişkilerinden koparmak demektir. Bunu başka bir biçimde ifade edersek kölelik, gerçek anlamıyla ölümdür. Bu kurum hakkında kapsamlı bir tarihi araştırma yapan ilk akademisyen olan Mısırlı sosyolog Ali Abd al-Wahid Wafı'nin Paris'te 1931 yılında vardığı sonuç budur. Antik dünyadan günümüz Güney Amerika'sına varıncaya kadar, diyor, özgür bir insanın nasıl köle haline getirilebileceğini gösteren liste, her yerde aynıdır: 1) Şiddetin hukuku yoluyla: a. Savaşta teslim alınarak veya yakalanarak b.Baskın veya kaçırma olayının kurbanı olarak 2) Yasal suçların cezası olarak (borç dahil) 3) Baba otoritesi yoluyla (bir babanın çocuklarını satmasıyla) 4) İnsanın kendi kendini gönüllü olarak satmasıyla. Her yerde tamamen meşru kabul edilen tek yol, savaşta yakalanmaktır. Diğerlerinin tümü ahlaki açıdan sorunlu görülmüştür. Adam kaçırma, kesinlikle suçtur, babalar ancak çok çaresiz kaldıklarında çocuklarını satarlar. Okuduklarımızdan biliyoruz, Çin'de o kadar ağır kıtlıklar yaşanmıştır ki yoksul erkekler, saray haremlerine satılabilmek umuduyla kendilerini hadım etmişlerdir - bu aynı zamanda toptan bir toplumsal çöküşün işareti gibi görülebilir. Ayrıca antik dönemde yaşayanlar çok iyi biliyorlardı ki, özellikle borç yüzünden köleleştirme söz konusu olduğunda adli işlemlerde kolayca yolsuzluk yapılabiliyordu. Al Wahid'in argümanı, bir anlamıyla tam olarak İslamiyet'te köleliğin rolüne ilişkin uzun bir savunmadır - bu çok eleştirilmiştir, çünkü ortaçağ dünyasının geri kalanında büyük ölçüde ortadan kalktığı zamanda, İslam yasaları köleliği kesinlikle yasaklamış değildir. Böyle diyor yazar, Muhammed uygulamayı yasaklamadı,
Sayfa 179·Kitabı okudu
1000Kitap
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Padişah Nasrettin Hoca’yı saraya çağırır. “Söyle bakalım” der padişah, “sen bir sufisin, bir filozofsun, sıradışı bir anlayışa sahip bir adamsın. Ben değer meselesiyle ilgilenmeye başladım. İlginç bir felsefi mesele. Bir kişinin veya bir nesnenin gerçek değeri nasıl tespit edilir? Beni ele alalım. Senden benim değerimi tahmin etmeni istesem, ne dersin?” “Eh” der Nasreddin Hoca, “iki yüz dinar diyebilirim.” Padişah çok şaşırır. “Nasıl?! Ama sadece belimdeki kemer iki yüz dinar eder!” “Biliyorum” der Nasreddin Hoca. “Zaten ben de kemerin değerini hesaplamıştım.”
Her doğan, daha doğarken, tanrılara, azizlere, babalara ve insanlara bir borç olarak doğar.
Paranın ortaya çıkmasıyla, neyin armağan, neyin borç olduğu da birbirine karıştı. Bir taraftan, armağan söz konusu olduğunda bile, insanın aldığı şeyden biraz daha iyisini iade etmesi her zaman daha makbul sayılmıştı. Öte yandan, arkadaşlar birbirine faiz uygulamaz, böyle bir şeyi önermek bile ayıp sayılır. O zaman, bir armağana cömertçe cevap vermek ile faiz ödemek arasındaki fark nedir?
Hepimiz ölüme ödenecek borçtan ibaretiz.