Kitabı bitirince, gözlerimi kapattım ve sanki Ege’nin tuzlu rüzgârı hâlâ yüzümde, dalgaların sesi kulağımda kalmıştı. Halikarnas Balıkçısı, yani Cevat Şakir Kabaağaçlı, bu romanında beni bir kez daha denizin derinliklerine ve Ege insanının sıcacık ama bir o kadar da mücadele dolu dünyasına çekti. Sıcacık derken bizden birileri yani nasıl desem denk dolap her şey var. Herkes melek değil gibi gibi.. Bulamaç, adeta bir balıkçı teknesinde anlatılan hikâyeler gibi; kimi zaman coşkulu, kimi zaman hüzünlü, ama her zaman capcanlı.
Kitap, Ege kıyılarında yaşayan balıkçıların, süngercilerin ve denizin efendilerinin, köy ahalisinin hayatlarını öyle bir anlatıyor ki, her sayfada kendinizi o teknelerden birinde, ağ çekerken ya da fırtınayla boğuşurken buluyorsunuz. Balıkçı’nın dili, adeta denizin kendisi gibi; bazen sakin ve şiirsel, bazen dalgalı ve fırtınalı. Bulamaç, sadece bir roman değil; Ege’nin ruhunu, insan-doğa bağını ve dayanışmayı iliklerinize kadar hissettiren bir deneyim.
Kitabın en sevdiğim yanı, her karakterin sanki bir balıkçı kahvesinde karşımda oturup kendi hikâyesini anlatıyormuş gibi hissettirmesiydi. Balıkçıların denize duyduğu sevda, korku dolu anlarda birbirine kenetlenmeleri ve o basit ama derin yaşam felsefeleri beni çok etkiledi. Özellikle denizdeki mücadele sahneleri öyle canlı ki, bir an kendimi dalgalarla boğuşurken buldum! “Badi Badi Nuri” karakterine detay vermeden ayrı üzüldüm. Ancak, romanın tefrika kökenli olması nedeniyle bazı bölümler biraz dağınık geldi; sanki Balıkçı, Ege’nin tüm hikâyelerini bir anda anlatmak istemiş de, hepsini toparlamakta zorlanmış gibi. Gazetede günlük tefrika olarak yazıldığı için kimi zaman deniz görünmüyor. Şehir hayatı, köy yaşantısı Farklı konularda araya giriyor. Yine de bu dağınıklık, eserin samimiyetini ve