Denizle ve Kendinle Sessiz Bir Randevu: Buluşma
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatıp rafa kaldırırsınız; bazıları ise zihninizde bir uğultu bırakır ve sizi o ıssız sahil kenarında, o sandalın içinde öylece bekletir. Oğuzhan İsmail Varol’un "Buluşma" adlı eseri, benim için tam olarak bu ikinci gruba giriyor.
Kitap, bir eylül gecesi denize karşı duran, yorgun ve hayatla meselesi henüz bitmemiş bir anlatıcının iç sesiyle açılıyor. Hikâye boyunca biz de onunla birlikte o sandala biniyor, dalgaların gürültüsünde bir balıkçının trajedisini dinliyor ve en çok da kendi sessizliğimizle yüzleşiyoruz.
Neden Okumalısınız? (Dürüst bir okur gözüyle):
• Sıradışı Bir Hayat Tanımı: Kitapta geçen "İnsan önce hayatı sever ve sevdikten sonra katlanırdı. Bense katlanarak sevdim yaşamayı" cümlesi, sanırım modern insanın o gizli yorgunluğunu anlatan en dürüst ifadelerden biri. Hayatı toz pembe bir sevinç yumağı olarak değil de, bir "tahammül sanatı" olarak ele alması eseri çok sahici kılıyor.
• Kırık Çeviriler: Yazarın, insanlar arasındaki iletişimsizliği "kırık bir çeviri" olarak betimlemesi dâhice. Hepimizin içinde karşıdakine geçemeyen o küçük sessizlikleri öyle naif anlatmış ki, "evet, tam olarak bu" diyorsunuz.
• Atmosfer Gücü: Deniz bu kitapta sadece bir dekor değil, başlı başına bir karakter. Okurken yüzünüze vuran o tuzlu serpintiyi ve gece karanlığının ağırlığını hissedebiliyorsunuz.
Samimi Bir Eleştiri: Dürüst olmak gerekirse, yazarın dili yer yer oldukça imgesel ve yoğun. Çam dallarından titreyen kemiklere kadar her şey çok güçlü metaforlarla anlatılmış. Bu durum okura müthiş bir görsel şölen sunsa da, bazı bölümlerde odaklanmanızı zorlaştırabilir. Yani bu kitap, hızlıca okunup geçilecek bir macera romanı değil; her cümlesini sindirerek, üzerine düşünerek okunması