Unutmayın sevgili okurlar. Bir insanın bütün geleceği ‘çocukluk’ denilen bu noktada filizlenir. Ama nasıl büyür, ne kadar büyür ya da büyür mü? Orasını size bırakıyorum. Kendi adıma konuşayım o sıralarda kalan korkularımı, kuralcı yaşayışımı, sevgisizliğimi, çaresizliğimi hâlâ sırtımdan indirebilmiş değilim. Bu ağırlığın altında nasıl ezildiğimi size anlatacağım.
Beni duyun sevgili öğretmenlerim. Size sesleniyorum. Yarınlarımı, hayallerimi, umutlarımı, mutluluklarımı, çocukluğumu darağacına asıyor bu korku. Tükeniyorum öğretmenim, beni duyun. Çocukluğumun konulduğu tabutu kırın, parçalayın. Ben çocukluğumla, renkli yarınlara koşmak istiyorum.
Küçük yaşamayı severdim ben. Günlerimi ve yaşantımı geçirebileceğim bir evimin olması yeter de artar bile. Çok param olmasına gerek yoktu. Hayatımı idame ettirecek kadar olması yeterliydi. Oysaki kendimi yaşama, düşünme, toplumu dışarıdan gözlemleme, çıkarımlarda bulunma konusunda oldukça açgözlüydüm. Düşündükçe daha derin düşünmeyi seviyordum. Diyorum ya küçük yaşamayı seviyordum ben. Lakin küçük düşünmeyi değil.
Yüreğim öyle yorgun ki şımaracak bir kucağa ihtiyacım var. Belki de gecenin kucağındaki boynu bükük aya bütün sitemlerimi dökesim var. Benim bugün kendimden gidesim var.
Köknar ağacının dallarında sallanan hülyalarım, kış vurursa dallarınıza boynu bükük bırakmayın çocukluğumu. Şimdi titrek yüreğimi sırtıma vurdum gidiyorum…
Dünyanın pencerelerini, bütün pencerelerini açalım.
İçeriye merhamet, edep, dürüstlük, samimiyet, mertlik… vursun.
Öğretmenim. Haydi!
Dünyayı aydınlatalım.
Bir umut işte.