Derin bir nefes aldım önce ve Deniz Feneri ikilemesinin ilk kitabıyla geldim. Bu kitaba başlarken bu kadar etkileneceğimi tahmin etmedim sanırım. Çok iyiydi, çok çok üzücüydü ya niye, neden, o çocuk sana naptı, senin gözünü takip ediyo bir kere onayla şunu demediğim bir sayfa olmadı sanırım, ki bu süreç çocukluğundan yetişkinliğine kadar ki bir zamanı kapsıyor düşünün...
Hani bazı insanlar şanssız mı denir öyle doğar ya, Maxwell onlardan biri. Varlığı yokluğu anlaşılmayan bir anne, iki kız kardeş ve ne yapsa ne etse ya ağzıyla kuşu da tutsa bir türlü yaranamadığı bir babaya sahip canım Max. Kardeşlerine zarar gelmesin diye babasının fiziksel, duygusal her türlü şiddetine maruz kalan, kendini babasına göre planlayan, arkadaş edinirken bile çekinen, bir kıza aşık olmaya bile korkan biri, çünkü lanet babası onu bu hale getirdi. Yine de onun her istediğini yaptı, okulundan dereceyle mezun oldu istese üniversiteye gider okurdu ama asker oldu. Savaş gördü, yaralandı, geri gönderildi. Ev dediği o yere geldiğinde, çerçevede resminin olmadığını gördüğünde (o sahne hala beni mahvediyor.) hayatına son vermeyi düşündü. İşte tam o sırada yıllar sonra lise aşkı, onu çok seven Laura çıktı karşısına ve kalbi tekrar hayat buldu.
Dedim ki artık hakettin be, bak yüzün gülüyor, sevip sevildiğin bir kadın hatta bir karın var. Ait olduğun bir evin var. Ahh ama işte, hayat yine takıyor çelmesini sana Max hem de en üzücü şekilde.
Kitap Maxwell ağzından anlatılıyor. Askeri kurgu, ikinci şans, ilgisiz ebeveyn ve tam bir dram kitabı. Drama ihtiyacım var diyorsanız işte o kitap bu.
İkinci kitap yakın zamanda çıkacak, bence yine üzecek bizi ama sonunda mutlu olsun artık ya bu çocuk.