Timur: İbni haldun yanlış hatırlıyor sanırım. Ben Semerkant’ta iken Hafız’ın bir şiirini okumuştum. Şiiri şuydu:
Agar an turk-i Şirazi ba-dast arad dil-i mara ba
Hal-i hinduyaş bahsam Semerkant-ı Buhara.
(Timur şiiri bitirir, Hafız’a döner.) Öyle mi şair?
Hafız: Evet bunlar benim dizelerimdir.
Timur: Bu şiirin manası şudur: Eğer o Şiraz güzeli beni sevindirecek olursa, ben onun bir kara benine bütün Semerkant ve Buhara’yı bağışlardım. Doğru mu şair?
Hafız: Doğru efendim.
Timur: Şiir gerçekten güzeldi, ama hiçbir şairin, benim bayındır ve zengin kentlerimi, oturduğu yerden sevgilisine, üstelik sevgilisi olacak o yosmanın bir tek kara benine bağışlamasına da izin veremezdim. Ordumu alıp derhal İran’a girdim. Adam gönderip çağırttım Hafız’ı. Öyle mi şair?
Hafız: Evet efendim. Beni emretmiştiniz.
Timur: Ona, kimin malını kime bağışladığını soracaktım. Fakat Hafız karşıma geldiğinde ihtiyar bir eskici gibiydi. Öyle mi şair? (Hafız ‘’evet’’ anlamında boynunu büker.)
Timur: Açlıktan nefesi kokuyordu zavallının. Ayakta duracak gücü yoktu. Uzun süre dikkatle bakmama rağmen sırtındaki hırkanın aslı ile yamasını ayıramadım. Öyle mi şair?
Hafız: Öyle efendim.
Timur: Oysa Semerkant’ı, Buhara’yı sevgilisinin bir küçük benine bağışlayacak olan yiğidin zengin ve güçlü olması gerekirdi. Ben öyle birini bekliyordum. Fakat karşıma çıka çıka bu ağzı burnu rendelenmiş, aşınmış akça gibi yüzü belirsiz, ölüme çok yakın şu ihtiyar çıktı.
Alparslan Gazi: Kellesinin kesilmesini emretseydiniz.
Timur: Hayır. Acıdım. Benim ülkemde şairler, bilim adamları ve sanatkarlar devletin himayesindeydiler. Ona altın sırmalı ipek hırkalar, kürkler, samurlar verilmesini emrettim. Ve hayatı boyunca kimseye muhtaç olmayacak akdar altın ihsan eyledim. Öyle mi şair?
Hafız: Allah razı olsun efendim.
Timur: Senden