Howe, akademik bir temelden geliyor ama dili şaşırtıcı şekilde insana dokunuyor. Empatiyi laboratuvar kavramı olmaktan çıkarıp, gündelik ilişkilerde, çocuk yetiştirmeden terapiye, sevgiden adalete kadar çok canlı bir yere koyuyor.
Bu yönüyle kitap, salt psikoloji meraklısı biri için değil, hayatı ve insan ilişkilerini anlamak isteyen herkes için değerli olduğunu düşünüyorum.
Kitap teorik olsa da sık sık şunu düşündürtüyor:
“Ben gerçekten dinliyor muyum, yoksa sadece cevap vermek için mi bekliyorum?”
Bu içsel sorgulama, kitabı pasif bir okuma deneyimi olmaktan çıkarıyor.
Bazı bölümlerde Howe, empatinin gücünü o kadar yüceltiyor ki sanki her sosyal sorunun çözümü yalnızca empatiyle mümkünmüş gibi bir hava doğuyor.
Oysa gerçek dünyada empati, sınır koyma becerisiyle birlikte çalışmadığında kişiyi duygusal olarak tüketebilir bir hale getirebilir.
Özetle, empatiyi hem bilimsel hem insani yönleriyle ele alan, okuyucuyu kendine baktıran derinlikli bir çalışma; ancak yer yer aşırı idealist ve Batı merkezli kalıyor. Howe, empatinin doğuştan gelen bir özellik değil, yaşam deneyimleriyle geliştirilebilen bir beceri olduğunu savunarak umut verici bir mesaj sunuyor. Dili akıcı ve düşünmeye teşvik edici olsa da bazı bölümler yüzeysel geçiyor, özellikle kültürel farklar ve empati yorgunluğu konuları daha fazla işlenebilirdi. Yine de kitap, insan ilişkilerini anlamak ve duygusal zekâyı derinleştirmek isteyen herkes için etkileyici ve farkındalık kazandıran bir kaynak.