Şimdi adını hatırlamadığım bir yazar şöyle yazıyordu: "Tarih boyunca felsefe hiçbir zaman insanların çoğunluğunun meşgalesi olmadı. Hatta felsefe ile ilgilenen insanlar, okuma yazama bilenlerin içinde bile çoğunlukta olmadılar hiçbir zaman. Ama fikirsel atmosferi belirleyen her zaman felsefe ile uğraşanların ne okuyup, ne yazdıkları oldu."
Bu tespit bugün için de geçerli. Toplumsal hayatta biçimsel olanın egemenliği, estetiğin hegemonyası, ölümden kaçış ve başta cinsellik olmak üzere her türden kimliğin yükselişinin postmodern felsefi moda ile derin bağları var. Jean-François Braunstein'in kitabı Felsefe Çıldırdı; postmodern yönelişin insanı insan olmaktan çıkaran, bedenden nefreti yücelten, her tür nesnel gerçeklikle bağını koparan ve çürüten temellerini gösteriyor. Temel olarak 3 ana konuyu masaya yatırıyor kitap:
- Toplumsal Cinsiyet ve Reddedilen Beden
- Hayvan ve İnsanın Unutulmuşluğu
- Ötenazi ve Ölümü Sıradanlaştırmak
Bugün postmodern felsefe, biyolojik cinsiyetin varlığını redderek, bu da dahil her kimliği salt beyana indirgeyen bir kıvama gelmiş durumda... Hayvan sevgisi (hayvanın rızası şartıyla!) hayvanlarla seksi normalleştiren bir çizgide... Ötenazi "hakkı" ile başlayan bir çizgiden, organ bağışı için engelli bireylerin öldürülmesi ve organ tedariki için bebek üretimi savunusuna dönüşen bir biyoetik tartışması yaygınlaşıyor. Postmodern felsefe gerçekten de çıldırmış durumda. Üstelik üniversite kürsülerinde en yüksek noktalarda, akademide en prestijli kurumlarda, şirketlerde ve medyada en belirleyici mevkilerde postmodern fikirler savunuluyor; bu fikirlerin savunucuları her yerde destekleniyor, öne çıkarılıyor, yüceltiliyor, sorgulanmaları yasaklanıyor, eleştiri boğuluyor ve tüm yaşam alanlarımıza bir virüs gibi yayılıyorlar.
Bugün nesnel gerçekliğin