Bugün ekonomik gereksinmeler bin Anadolu insanını daha yenilgiye uğratmış ve onlar eski ütü masalarını ve boş kuş kafeslerini omuzlayıp son şanslarını büyük kentin kalabalık varoşlarında kullanırlarken eski yaşamları geçmişe dönüşmüştü.
Uzakta, kambur sırtında odun taşıyan bir kadın gölgesi belirdi; yaşamın düzenine sessizce boyun eğmiş, ufuk çizgisinin altına, yolun gölgesine kaydı, sonra da tekrar belirip yanımdan geçti. Bakışlarını yakalayıp halinden anlarcasına, "Ah şu erkekler," diye mırıldanabilirdim; fakat kendisinden önceki kuşakların beklentilerine çok derinlemesine işlemiş ve bu nedenle de haksızlığı hiç aklına gelmemiş bu iş bölümüne karşı çıkışımı anlamayacaktı.
Bir plakada Atatürk'ün şu sözleri yer alıyordu: "Bana göre diktatör, insanların iradesi üzerinde baskı kurandır. Benimse dileğim kalpleri kırarak değil kazanarak yönetmektir."
Hemen hemen tümüyle Müslüman olan bu Ortadoğu ülkesinde yasal olarak üstsüz dolaşabilirdiniz ama fes giyemezdiniz. Bu düşünceler beni mecazi bir çıkmaz sokaktan aşağı hızla ve frensiz, göğüslerle fesler arasında kaçınılmaz bir kıyaslama yapmaya itti. Bana öyle geliyordu ki fes kadar özünde Türk olan pek az şey vardı; bu ülkeyi en az temsil edecek şeyse göğüslerle kaplı kumsallardı. Bunlardan biri teşvik edilirken diğeri yasaklanmalı mıydı? Türkiye kendisini feslerle olduğundan daha mı rahat ediyordu göğüslerle? Sanki ülkenin sürekli kimlik arayışı -Doğu ya da Batı, Müslüman ya da laik, gelenekçi ya da liberal- bu iki karşıt nesnede ve bunların şekil olarak bile birbirine benzeyen simgesel taşıma kapasitelerinde özetlenmiş gibiydi. Pembe ten mi, mor çuha mı?