Gerçeklik, Arzu ve Göçebelik Üzerine

·
Okunma
·
Beğeni
·
36
Gösterim
Adı:
Gerçeklik, Arzu ve Göçebelik Üzerine
Baskı tarihi:
Aralık 2018
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051962092
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çizgi Yayınevi
Hayal Edin...
Bir teorinin seyahat ettiğini, sosyolojik düşünceye ortadan başlandığını ya da coğrafyanın, felsefe yapmanın uzamını oluşturduğunu hayal edin... Yeryüzünde katledilen gerçekliği yeniden yaymak için jeo-felsefi bir çaba harcayarak düşünce ile yaşam arasında oluşan derin çatlağı onarmaya çalışan birini hayal edin... Temsillerin ve imajların güdümünde bir toplumsal tiyatro yerine; üretimin, yaratmanın, yayılmanın ya da göçebeliğin kaçış çizgilerini düşünün... Bilinçdışının ekonomik, politik ve toplumsal alana doğrudan nasıl bağlandığının esas problem olduğunu belirtip arzu akışlarının tarihsel süreç içerisinde yerli-yurtlu makina, despotik makina ve kapitalist makina tarafından kesintiye uğratıldığını tüm insanlığa göstermeye çabalayan birini hayal edin ve anlamaya çalışın... Anlamaya çalışın, çünkü; yerli-yurtlu makinanın, bedenleri kayıt altına alarak damgaladığını, anlamın ilkin böyle kontrol edilmek istendiğini anladığımızda... İlksel makinanın yetersiz kaldığı zaman diliminde, despotik makinanın bir üst kodlama arzusuyla kapma aygıtını icat edip toplumsal makinayı değiştirdiğini anladığımızda... Gücünü kodlanmış tüm akışları çözerek onları yersiz-yurtsuzlaştırıp sınırlarını olabildiğince genişletip böylece aksiyomatik bir dinamizm kazanan kapitalizmin, gerçekliğin baş düşmanı olduğunu anladığımızda... Evet anladığımızda... Organsız bedenimizi edinip göçebe düşüncelerimizle etik bilinci harekete geçirerek kapitalizmin dış sınırına tutunabiliriz. Şizofren gibi, yani göçebe, yersiz-yurtsuz ve bedensiz... Deleuzeyen bir çabayla elbette. Bu çaba değil midir ki gerçekliği arzu edilebilir bir bilince dönüştürüp toplumsal makinayı harekete geçirerek ötekini anlamaya oluştan başlamak? Azınlık oluş, kadın oluş, hayvan oluş... Bu çaba değil midir ki toplumsal kayıt yüzeyi olarak bedeni, kapitalist socius'a kurban vermeden rizomatik bağlantılar kurmasına izin verip akışların önünü açmak? Nihayetinde önü açılan akışların, minör olanı, yani gerçeği, yani sahiciliği, yani etiği toplumsalın merkezine yerleştirmesi içten bile değildir.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Özgünlük kayboldu; onun yerini alan ”otantizm” de kaynağını nostaljiden aldı. Yaşanan bu sürecin en uç biçimi, çağdaş iletişim ve teknolojik araçların biçimidir: bu alanda hiçbir zaman özgünlüğe, farka ve asıl olana yer verilmemekte ve her şey, hemen ve sınırsız olarak çoğaltılıp çoğaltılmamalarına göre değerlendirilmektedir. Kazanan, nesnenin kısa sürede benzer bir biçimde çoğaltılması olmaktadır (Baudrillard, 2011: 211). Evrendeki denge bu şekilde kurulurken, simülakr ve simülasyonlarla yaratılıp çoğaltılan benzer ya da benzere yakın gerçeklikler bir ensest ilişkiye dönüşerek topluma ve toplumsal işleyişe zarar vermektedir. Bunun adı gerçekliğin deformasyonudur. Gerçekliğin sanalın içinde yapay eşdeğeriyle var olması kendinin gereksizliğini, anlamsızlaşmasını ve değersizleşmesi sonucunu doğurmaktadır.
Sosyal medyada yer alan siyasal iletişim için, yalan ile hakikat arasındaki sınır giderek artan bir biçimde bulanıklaşmıştır. Sosyal medyada kasıtlı olarak yayılan yalan haberler siyasetin söylemsel alanının hakikat fikrinden gitgide uzaklaşmasını beraberinde getirmiştir. Kıta Avrupa’sında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sağ popülizmin yükselişine baktığımızda, trolleme faaliyetlerinin siyasi gündemin belirlenmesinde ve kitlenin algısıni oluşturmada belirleyici rolü olduğunu görüyoruz. Örneğin, İngiltere’de göçmen karşıtı İngiltere Bağımsızlık Partisinin (UKIP) genel başkam Nigel Farage'in Brexit kampanyası kapsamında, İngiltere’de yasaların yüzde yetmiş beşinin Avrupa Birliği tarafından yapıldığı (Chakelian 2016, içinde Harman 2018: 222) ve Avrupa Birliğinin İngiltere ekonomisine haftalık maliyetinin 350 milyon sterlin olduğu (Henley 2016, içinde Hannan 2018: 222) gibi, sosyal medyada yaydığı yalanların Brexit oylamasının sonuçlarıni önemli ölçüde etkilediği tartışılmaktadır
Artık toplumsallaşmayı belirleyen değişken kuramsal sınırlar değil, haber miktarlarıyla iletişim araçlarının karşısında geçirilen sürelerdir. Ancak bu da yanlış bir düşüncedir. Çünkü, haber ya da görüntü toplumsal kitlenin enerjisini yok etmek yerine, her zaman için giderek büyüyen bir kitle yaratmaktadır. Haber ya da görüntü, yaptığıni iddia ettiği bilgilendirme, biçimlendirme, eğlendirme ve yapılandırma yerine toplumsal olanı giderek daha nötralize edip ekranda verilenin içeriğe karşı duyarsız ve tepki göstermeyen bir kitle yaratmaktadır (Baudrillard, 2006: 29). İletişimi sağlayan en son sürüm teknolojik araç, ya bir tür ”eter” etkisi yaratarak izleyiciyi tepkisizleştirmekte ya da hipnotize ederek verilen komutları yerine getirmeye zorlamaktadır.
Althusser (1994) toplumsal formasyonu ve onu ortaya çıkaran üretim ilişkileri içindeki emek gücünün hem nicelik olarak hem de sosyo-kültünel olarak yeniden üretilmesi gerektiğini söyler. Bu bağlamda medya devletin en önemli ideolojik aygıtlarından biridir. İdeoloji kendisini gündelik yaşamın bütün alanlarında (aile, okul, iletişim, ekonomi) ürettiği için, medyanın faktüel hakikat olarak sunduğu şeyler çoğu kez ’objektif gerçekliği' yansıtmazlar. Aksine, faktüel hakikatlerin söylemsel temsilleri, var olan iktidar ilişkilerinin korunması ve sürdürülmesine yönelik olarak belli anlamlari, egemen güçler lehine inşa ederler. Bu anlamda, kitle iletişim araçlarının, faktüel hakikatleri aktarırken, hakikat olgusunu verili bir düzenin normları içine sıkıştırdığını söyleyebiliriz (Gitlin, 2001).
Baudrillard, günümüz gerçekliğini simülakr, simülasyon ve hipergerçeklik kavramlarıyla açıklar. Fiziki gerçekliğin simülasyon sürecinden geçerek sanal ortamda yeniden ve çok tekrarlı olarak üretildiğini; gerçekliğin teknolojinin tanıdığı olanaklarla yapaylaştırılarak varlık bulduğunu hatta, düşselin gerçekliği yerinden edebilecek güce ulaştığını ileri sürmektedir.

Eğlenceden, kültürel aktivitelere; eğitimden arkadaşlık ilişkilerine kadar hemen her türlü gündelik rutinlerin dijital ortamlarda şekillenerek gerçeklik bulmasını, Baudrillard simulakr kavramıyla açıklanmaktadır. Önü almamayan teknolojik ve bilimsel ilerlemelere bağlı ortaya çıkarılan ürünlerdeki gelinen nokta, aslı ile suretini belirleyecek ustalığı, uzmanlığı veya profesyonelliği geçersiz kılabilecek konuma ulaşmaktadır. Neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bilmenin her geçen süre daha da güçleşmesini sağlayan bir simülasyon aşama/süreç söz konudur.

Düşsel olan gerçeği yerinden etmekte; gerçeğin etkisinden daha güçlü bir etki yaratabilmektedir. Bu etkiyi belirlemek adına Türkiye’deki bir televizyon dizisi örneği kullanmak oldukça önemli işlev yerine getirmektedir: Türkiye'de bir dönem izlenme rekoru kılan dizinin yayına girdiği saatlerde hastane acil servislerine giriş sayısının dikkat çekecek kadar düşmesi ve dizi kahramanın rol gereği ölmesi sonucunda farklı illerdeki birtakım izleyicilerin bir araya gelerek gıyabi cenaze namazı kılması Baudrillard'ın hipergerçeklik kavramıyla tanımladığı duruma karşılık gelmektedir.
Modernizm çağında var olma, görünür olma, kitle içinde, herkesten farklılaşmaya çalışarak biricik olma arzusu özneleşmenin itici gücü olmuştur. Sosyal medya herkesi görünür kılarken Andy Warhol'un dediği gibi: ”herkes bir gün onbeş dakikalığına ünlü olacaktır”. Öte yandan, sosyal medyanın belli kullanımları öznenin söylediği sözü değersizleştirmektedir. Söz daha fazla duyulmakta, ancak paradoksal olarak sözün etkisi daha az olmaktadır.

Genel olarak, sosyal medyanın hakikatin tanımlanması için mücadele edenlerin gücünü zayıflattığını söyleyebiliriz. Çünkü yukarıda tartıştığımız üzere, sosyal medya, Aydınlanmanın kamusal alan vaadini dönüştürüp, herkese söz söyleme imkânı yarattığı yanılsaması içinde, sözlerin birbirine karıştığı, herkesin konuşuyormuş ve dinleniyormuş izlenimine kapıldığı, fakat söylenen sözlerin duyulmadığı bir mecradır. Bunun yanı sıra, hem söz söyleyenler arasındaki eşitsizlik eşitleniyor iddiasınin aksine, aslında, hem eşitsizlikler kişiler arası, şirketler arası, diller arası, artmakta, hem de toplumsal ayrımlar keskinleşmektedir. Zira, sosyal medya ne kamusal alan, ne özel alan, ne de siyasal bir alandır. Buna karşın, tüm bu alanların yerine geçme iddiasında bulunmaktadır.
Gerçekliğin kopyalanması ve gerçekliğin klonlanarak yok edilmesi dünyanın çözülme hızını arttırmış görünmektedir. Dünya çözüldükçe gerçeğin yerini alan simülasyon, yalnızca anlamın içini boşaltmamış öncesi ve sonrası olmayan kusursuz cinayetin de suç ortağı olmuştur. Gerçekliği ortadan kaldırma azminde olan simülasyon, edindiği göstergeler aracılığıyla aynı zamanda bu kayboluşu perdelemek için postmodern dünyanın parçalı, çıplak, olabildiğince şeffaf ve anlamdan yoksun yaşam biçimlerini kullanır. Anlamın derinlerde olduğu modern dünyanın yerini, her şeyin gösteriye dönüştürüldüğü ve anlamın buharlaştığı postmodern dünya almıştır. Ortaya çıkan acı ve boşluk elbette anlamın ve modernitenin tüm göndergelerinin yıkılışından sonra gerçekleşecekti. Etrafta yıkıntılar arasında kültür restorasyoncuları gezmekte ve metâların kullanım değeriyle üretim değeri arasındaki sınırları bulanıklaştırmaktadırlar. Büyü etkisi bırakan bu yeni kültürle birlikte göstergeler de artık bir tüketim değeri edinmiştir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gerçeklik, Arzu ve Göçebelik Üzerine
Baskı tarihi:
Aralık 2018
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051962092
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çizgi Yayınevi
Hayal Edin...
Bir teorinin seyahat ettiğini, sosyolojik düşünceye ortadan başlandığını ya da coğrafyanın, felsefe yapmanın uzamını oluşturduğunu hayal edin... Yeryüzünde katledilen gerçekliği yeniden yaymak için jeo-felsefi bir çaba harcayarak düşünce ile yaşam arasında oluşan derin çatlağı onarmaya çalışan birini hayal edin... Temsillerin ve imajların güdümünde bir toplumsal tiyatro yerine; üretimin, yaratmanın, yayılmanın ya da göçebeliğin kaçış çizgilerini düşünün... Bilinçdışının ekonomik, politik ve toplumsal alana doğrudan nasıl bağlandığının esas problem olduğunu belirtip arzu akışlarının tarihsel süreç içerisinde yerli-yurtlu makina, despotik makina ve kapitalist makina tarafından kesintiye uğratıldığını tüm insanlığa göstermeye çabalayan birini hayal edin ve anlamaya çalışın... Anlamaya çalışın, çünkü; yerli-yurtlu makinanın, bedenleri kayıt altına alarak damgaladığını, anlamın ilkin böyle kontrol edilmek istendiğini anladığımızda... İlksel makinanın yetersiz kaldığı zaman diliminde, despotik makinanın bir üst kodlama arzusuyla kapma aygıtını icat edip toplumsal makinayı değiştirdiğini anladığımızda... Gücünü kodlanmış tüm akışları çözerek onları yersiz-yurtsuzlaştırıp sınırlarını olabildiğince genişletip böylece aksiyomatik bir dinamizm kazanan kapitalizmin, gerçekliğin baş düşmanı olduğunu anladığımızda... Evet anladığımızda... Organsız bedenimizi edinip göçebe düşüncelerimizle etik bilinci harekete geçirerek kapitalizmin dış sınırına tutunabiliriz. Şizofren gibi, yani göçebe, yersiz-yurtsuz ve bedensiz... Deleuzeyen bir çabayla elbette. Bu çaba değil midir ki gerçekliği arzu edilebilir bir bilince dönüştürüp toplumsal makinayı harekete geçirerek ötekini anlamaya oluştan başlamak? Azınlık oluş, kadın oluş, hayvan oluş... Bu çaba değil midir ki toplumsal kayıt yüzeyi olarak bedeni, kapitalist socius'a kurban vermeden rizomatik bağlantılar kurmasına izin verip akışların önünü açmak? Nihayetinde önü açılan akışların, minör olanı, yani gerçeği, yani sahiciliği, yani etiği toplumsalın merkezine yerleştirmesi içten bile değildir.

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • Muhammed Ali
  • ahmed rauf

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%100 (1)