Bu hikaye; bir olayla değil, bir boşlukla başlıyor. David’in ailesini kaybetmesiyle hayatın durduğu o yerden… Gerisi, ne yapacağını bilmeyen bir insanın kendini yollara bırakma hâli.
Bir yazar olan David’in hayatı, ailesini kaybettiği trafik kazasıyla bir anda altüst oluyor. Bu kayıp öyle bir anlatılıyor ki, bizler de okurken onun çaresizliğini yalnızca okumuyoruz, hissediyoruz. Anılarla dolu bir evde kalmak artık mümkün olmadığında, David düşünmeden yollara düşer. Bu yolculuk bir planın değil, nefes alma ihtiyacının sonucudur.
Ama bilmez ki, gitmek bir çözüm değil, zihnindekilerde seninle birlikte gelir gittiğin her yere ..
Bulgaristan’dan Türkiye’ye uzanan bu yol, Edirne’de arızalanan bir araçla bambaşka bir rotaya dönüşür. David’in burada kalmaya karar vermesiyle birlikte hikâye de derinleşir. Yabancı bir ülkede tutunmaya çalışmak, yeni karşılaşmalar ve insanın kendini ait hissetmediği bir yerde ayakta kalma çabası, hikayenin de önemli bir parçası hâline gelir. Satır aralarında insanın içini burkan bir gerçek dolaşır durur.
Acı yetmezmiş gibi, insan bazen ötekileştirildiği bir yerde hayata tutunmak zorunda kalır.
Roman ilerledikçe işin rengi değişir. Cinayet, kaçış, kovalamaca ve şüphe duygusu hikâyenin içine sızar. David’in ailesini kaybettiği o “kaza”, artık sorgulanır hâle gelir. Geçmişte saklı kalan sırlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar. Gerçekler acele etmeden, adım adım kendini hissettirir. Çünkü hiçbir şey ilelebet gizli kalmaz.
Iste #gidemeyiş temposu düşmeyen, merak duygusunu diri tutan bir roman olmasının yanında; insanın acı karşısındaki duruşunu, korkularını ve hayata tutunma biçimini de sorgulatıyor.
Gitmenin her zaman bir kurtuluş olmadığını, kalmanın da her zaman güvenli bir liman sunmadığını anladım bu hikaye ile...
Bazı yolculuklar