#reklamdeğiltavsiye
Zamanın sisli koridorlarında yankılanan bir çığlık gibi başlıyor bu roman. Gerçek bir cinayete, kanlı bir tutkuya, tarihin gölgelerinde saklı bir delilige dayanıyor. Habsburg Hanedani'ndan Roma imparatoru II. Rudolf'un döneminde geçen bu hikâye, sadece tahtın ve iktidarın değil, insan ruhunun en karanlık dehlizlerinin de romanı.
Tahtın varisi Don Julius... Bir zamanlar Tanrı'nın kutsadığı bir soyun umudu iken, giderek karanlığa teslim olmuş bir deliliğin sembolüne dönüşüyor. Onun içinde büyüyen hastalıklı arzu, bir ülkeyi değil, bir kadını hedef alıyor: Marketa. Marketa, berber cerrahın saf, güzel, sessiz kızı. Onun varlğı, Julius'un zihninde tanrısal bir simgeye dönüşüyor. Deliliğin, saplantının, şehvetin ve inancın karıştığı o puslu dünyada Marketa artık bir kadın değil, bir tanrıça; Voynich El Yazmaları"ndaki o esrarengiz figürlerden biri.. Ama tanrısallaştırılan her kadın gibi, o da erkek aklının ve hırsının kurbanı oluyor.
Hacamat, kan akıtma,vücuttaki sıvıların dengesi gibi dönemin tıbbi inanışları, hikâyenin grotesk dokusuna öyle ustalıkla yedirilmiş ki, okurken insan hem tiksiniyor hem büyüleniyor. Yazar, tarihî gerçekliği kurgunun büyüsüyle harmanlarken bize o dönemin insan anlayışını, bedenle ruh arasındaki çarpık dengeyi de sorgulatıyor.
Okurken bazen nefesim kesildi. Çünkü bu yalnızca bir tarihî roman değil; aynı zamanda tutkuyla deliliğin arasındaki o ince çizgide yürüyen bir insanın hikâyesi. Don Julius'un saplantılı sevgisiyle Marketanin sessiz direnişi arasında sıkışmış bir çağın ahlaki çöküşünü izliyorsunuz.
Son sayfayı kapattığımda uzun süre yerimden kalkamadım. Kafamda tek bir cümle dönüp duruyordu:
"Bazen aşk, Tanr'yı bile unutturacak kadar güçlü bir deliliktir."
Gerçek bir cinayete dayanan bu roman,karanlıkla aydınlığın,