"Eşi ölen dul oluyor.Anne babası ölen çocuklar öksüz oluyor…
Peki, benim gibilerine ne deniyor ki?"
Bu cümleyi yıllar önce, evladını kaybetmiş bir anne olan teyzemden duymuştum. İnsanın içine oturan, yüreğini yakan o cümle… Ve o günden beri hiçbir annenin, hiçbir babanın böyle bir cümleyi kurmak zorunda kalmamasını diledim, diliyorum…
1500’lü yılların sonlarında, Londra’nın doğusundaki bir kasabada yaşayan; ormanlardan topladığı doğal bitkilerle şifa arayan bir kadın… Bir öğretmen, bir tiyatro yazarı… Karşılaşmaları, yollarının kesişmesi ve ardından evlilikleri… Ve onların hayatına dokunan, derin izler bırakan bir hikâye… Bu eser, benim için sadece okunmuş bir kitap değil; hissedilmiş, içimde taşınmış bir yolculuk oldu.
Dünyaya getirdikleri çocuklardan biri… Hamnet…
Küçücük bir bedenin ateşle yanışı, hastalıkla sınanışı ve sonra gözlerini kapatarak bu dünyadan sessizce göç edişi… Geride kalan bir ailenin kalbine düşen o tarifsiz acı… Maggie O'Farrell , kelimeleriyle o duyguyu öyle derin, öyle yakıcı aktarıyor ki; hissetmemek, üzülmemek, o acıya ortak olmamak mümkün değil…
Aslında ben, önce kitabı okuyup sonra filmini izlemeyi tercih eden biriyim. Ama bu kez farklı oldu… Önce filmini izledim. Sonra kitabı okurken, izlerken hissettiğim o duygunun, o acının her zerresini yeniden, belki de daha derinden hissettim… Aynı sızı, aynı boşluk, aynı iç çekiş…
Filmde daha sıralı ilerleyen olay örgüsü; kitapta bölüm bölüm, zamanlar arasında gidip gelerek anlatılıyor. Bazen geçmişe, bazen çocukların doğduğu günlere, bazen annenin hamilelik dönemine, bazen babanın Londra’daki yalnızlığına… Ve en çok da Hamlet’in hastalanıp ölüm sürecine… Bu geçişler yer yer okurun zihninde küçük karışıklıklar oluştursa da, aslında o duygunun parçalanmış hâlini daha gerçek kılıyor.
Maggie O'Farrell , tarihsel bir
Hamnet hakkında şöyle net konuşalım: Bu kitap biraz “iyi yazılmış ama içi doldurulamamış” bir proje gibi.”Bence”
Maggie O’Farrell gerçekten çok iyi yazıyor, buna laf yok. Atmosfer kuruyor, cümleler akıyor, 16. yüzyıl İngiltere’sini gözünün önüne getiriyor. Ama bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Hikâye ilerlemiyor, sadece dolanıyor.
Kitap sözde William Shakespeare’in oğlunun ölümü etrafında dönüyor ama o ölüm bile tam anlamıyla “vurucu” gelmiyor. Çünkü ortada doğru düzgün kurulan bir bağ yok. Çocuk var ama karakter yok. Yas var ama içini delen bir kayıp hissi yok.
Benim asıl kırıldığım nokta Agnes oldu. Başta gerçekten çok iyi giriyor: doğayla iç içe, sezgisel, güçlü, biraz gizemli… “Tamam” diyorsun, “hikâyeyi bu kadın sırtlayacak.” Ama sonra ne oluyor? Kadın resmen siliniyor. O baştaki karakter gidiyor, yerine sadece yas tutan bir figür kalıyor. Yani karakter gelişmiyor, aksine daralıyor.
Zaten kitapta genel bir “potansiyel var ama kullanılmamış” hissi hakim. Özellikle de Shakespeare meselesinde. Adamın yaşadığı acı, onun üretimine nasıl dönüşüyor gibi çok güçlü bir yerden yakalanmış konu var ama sanki bu acı derinleştirilmek yerine biraz “kullanılmış” gibi duruyor. Yani gerçekten kazınmamış, yüzeyde bırakılmış.
Şöyle de net söyleyeyim: Ben bu kitaptan “hadi biraz daha acı çekelim, gözyaşına boğulalım” beklentisiyle girmedim. Tam tersine, daha sahici, daha içe işleyen bir şey bekliyordum. Ama olan şu: ne gerçekten sarsıyor, ne de tamamen yüzeyde kalıyor. Arada bir yerde takılıp kalıyor.
Bir de tempo meselesi var… Gerçekten çok yavaş. Hikâye ilerleyecek gibi oluyor, sonra hop betimleme. Elma, kumaş, rüzgar… Tamam anladık, güzel yazıyorsun da bir şey olsun artık. Kitap boyunca sürekli bir “az sonra başlıyor” hissi var ama o “az sonra” hiç gelmiyor.
Final
Ölmek yaşamak mıdır? diye düşündüm. Evet sanırım en çok da ölüler yaşıyor... Ve ya yaşamak için ölmek gerek...
Hamnet' i yaşatma arzusuyla bir babanın evladını tiyatroda sahnelemesi var etmeye çalışması ölümle gelen hatırlatma, yaşatma arzusu... Belki de Hamnet o son perde kapanana dek yaşıyordu. Kapanan son perde, son söz "Sakın beni unutma" oldu.
Duygu dolu güzel bir hikaye, o kadar sessiz, o kadar sakin anlatılan acılar yüreğimin içinde sessiz ve gizli boşluk bıraktı.
Agnes sen nasıl bir imtihan ile sınandın? Evladının ölümü bir anneyi sessiz çığlıkların arkasına nasıl saklar ? Bir acı nasıl sessiz yaşanır? Biliyorum...
"İşe yarayacağını bilsem , kalbimi yerinden çıkarır ona verirdim? "
Çığlık atmadan da sevebilir, çığlık atmadan da acı çekebilir insan. Kendine ait bir hayatı olmayan sadece çocukları için kaygılanan bir anne...
Kulağıma rüzgar kaçtı, duyuyorum Agnes, senin acını içime taşıtı. Okumanızı tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.
Çok çok güzeldi.. Bir annenin yaşını yaşaması çok gerçekçiydi, kalbim buruldu. Agnes karakterine bayıldım, bir kadının ne kadar güçlü olabileceğinin edebi bir örneği diyebilirim
Uzun süredir okuduğum en güzel, beni en çok derinden etkileyen ve olağanüstü akıcılığa sahip bir kitaptı.
Yazarın anlatım tarzı kendine has olduğu için ilk sayfalar kitabın içine girmekte biraz zorlansam da sonrasında gayet güzel ve akıcı bir şekilde ilerledi. Karakterler bir anda sizi içine çekiveriyor ve ne olduğunu anlamadan sayfaları hızlı hızlı çevirirken buluyorsunuz kendinizi.
Hamlet tiyatrosunu okumuştum tabi ki ama asla böyle bir etki bırakmamıştı üzerimde. Hamnet okurken sizi derinden yaralayacak, yaralansanız bile elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir etki yaratacak.
Filmimin de olduğunu öğrendim, filmini de izlemek için sabırsızlanıyorum.