Kendi işiteceği kadar bir sesle, kurşun kalemi satırlarda gezdirerek, önündeki hikâyenin ilk sayfasını tekrar okudu. Kafasını metinden kaldırmadan ve ok çıkarıp notlar alarak:
"Zola'dan daha kuru. Tanzimat acemiliği. Cümle yapısı fena değil. Maddi bata. Gereksiz benzetme. Laf kalabalığı. Memur bakış açısından gelen kendini frenleme alışkanlığı. Mizah fena değil. Sen bu işi seviyorsun. Anlatıcıyla sen, birbirinize hiç benzemiyorsunuz. Biraz soyutlama yap, lütfen! Şark hikâyelerini oku. Yeni bir şey söyle."
- Bak dostum, yanlış anlama! Mecbur musun hikâye yazmaya?
Hem yazsan ne olacak? Tatmin?
- Arkadaşlara söz verdim, derginin her sayısına bir tane hikâye yazmak zorundayım, dedim.
- Belli oluyor. Şimdi şerbet, nişan, nikâh hepsi bir arada olsa ne olur?
- Olur. Oldu olacak bir tane de paket çocuk yaptıralım.
- İntikam alıyorsun değil mi? Bak şimdi çok ciddiyim.
Hikâyelerini okudum. Beğendiklerim de oldu, beğen...
...
Derken çay ocağı doluyor:
Gırgır, şamata, buzun, bayat memat ... yaşlanıyoruz her hâlde!
Millet dağıldıktan sonra,
"hikâyeler?" dedim. Sol kaşımı kaldırdı,
sadece benim anlayacağım bir lisanla:
- Hepsi "hikâye!" dedi.