"Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."
Askerdeydim ben. Hem de talihin bana yaptığı kötü bir şakayla Trabzon'da. Her zamanki akşamlardan birinde, her zamanki yerimizde, her zaman yaptığımız şeyleri yaparken bir arkadaşımız geldi yanımıza, evle konuşmuş, "Şişli'de Ermeni bir gazeteciyi vurmuşlar, ortalık karışmış." dedi. Lütfen Hrant olmasın, diye düşündüğümü hatırlıyorum; sanki Hrant olmayan başka bir Ermeni gazetecinin sokak ortasında öldürülmesi daha az kötüymüş gibi. Sırf duyulması istenmeyenleri söyledi, tabu kabul edilenleri sorguladı, görüşlerini açıkladı diye günbegün nasıl hedef gösterildiğini, nasıl yalnızlaştırılmaya çalışıldığını, davalarla, soruşturmalarla yıldırılmaya çalışıldığını hepimiz izlemiştik ve geçmiş tecrübelerimizden dolayı tedirgin olmakta, korkmakta haklıydık. Şahit olduğumuz, yerli bir Kırmızı Pazartesi hikayesiydi adeta. Haber almaya çalıştım, teyit edebilmek için. Doğruydu, korktuğum başım(ız)a gelmişti. Sonrasını herkes az çok biliyor. Yüz binlerce insan yüz yıllık güvercin tedirginliğini fırlatıp hep birlikte uğurladı kardeşini, arkadaşını. Türkiye tarihinde ilk defa insanlar bu denli kitlesel bir şekilde etnik kökeni, görüşü, inancı yüzünden "Arkadaşıma dokunma" diyordu hep bir ağızdan. Kişisel tarihimde orada olamadığım için en çok hayıflandığım günlerden biridir. (Benzer bir duyguyu bir kez daha