sadece tozlu bir tarih kaydı değil; rasyonel dünyanın gri örtüsünü kaldırıp altındaki o vahşi, çocuksu ve bir o kadar da büyüleyici hayal gücünü fışkırtan bir pınardır. Batılı kutsal metinlerin o ağırkanlı, yargılayıcı ve keskin ahlakçılığından sonra Kojiki’nin dünyasına girmek, insanın üzerine buz gibi bir şelale suyunun dökülmesi gibi bir his yaratıyor. Burada tanrılar hata yapıyor, korkuyor, ağlıyor ve hatta fiziksel kirlilikten arınmak için nehirlerde yıkanıyorlar; yani karşımızda kusursuz idealler değil, doğanın ta kendisi gibi ham ve dizginlenemez bir enerji var. Bu metni okurken, modern insanın unuttuğu o "her nesnenin bir ruhu olduğu" fikrinin, Japon kültürünün derinliklerine nasıl ilmek ilmek işlendiğini hayranlıkla izliyorum.
Benim için bu eserin en etkileyici yanı, siyasi bir meşruiyet aracı olarak tasarlanmasına rağmen, bu amacını aşan o şiirsel ve mitolojik derinliğidir. Amaterasu’nun karanlığa gömülen dünyaya küsüp bir mağaraya saklanışını okurken, aslında kolektif bilinçaltımızdaki o karanlık ve aydınlık çatışmasının en saf halini görüyorum. Kojiki, mantıklı açıklamaların peşinde koşan zihnimi bir kenara bırakıp, dünyanın henüz "genç" olduğu ve her ağacın, her rüzgarın bir tanrıyla konuştuğu o kadim zamanlara duyulan nostaljik bir özlemi tetikliyor. Japon ruhunu anlamak isteyen birinin bu kaotik ve sürreal labirente girmeden, o kültürü sadece yüzeysel bir kabuk olarak tanıyacağına inanıyorum.