Bazı kitaplar vardır sevgili okurlar, okumazsınız… içine düşersiniz.
Sayfaları çevirdikçe, kelimeler kan gibi akar parmaklarından; ağzına tuz tadı gelir çünkü her satırın içinde Filistin’in toprağı, Kudüs’ün gözyaşı vardır.
Yusuf el-Karadâvî’nin “Kudüs” adlı kitabı tam da böyle bir kitap…
Okurken kelimelerin değil, kalbin secde eder.
Kudüs…
O ne bir şehir, ne bir coğrafya, ne de haritada işaretlenmiş bir yer.
Kudüs, ümmetin kalbidir.
Bir tarafı kanar, öbür tarafı ağlar.
Bir yanına bomba düşer, diğer yanından ezan yükselir.
Ve ben her satırda şunu hissettim:
“Kudüs, taşların bile ağladığı bir şehirdir.”
Bu kitabı okurken ağlamamak mümkün değil.
Bazı cümlelerde boğazıma bir taş oturdu, tıpkı o şehrin taşları gibi sabırla, sessizce...
Karadâvî, Kudüs’ü bir dava gibi değil, bir ibadet gibi anlatmış.
Her cümlede, “Allah’ın evine giden yolda yürüyenlerin ayak izleri” var.
"Kudüs, sadece bir şehir değildir; Kudüs, Allah ile insan arasındaki bağı temsil eder.”
Şu cümle yaktı kavurdu içimi..
O bağı unuttuğumuz için, kalbimizin bir yanı hep boş kaldı belki de.
Biz, Kudüs’ü unuttukça Allah bizi hatırlatmak için orayı ağlattı.
Gazze’de bir çocuğun feryadı, Mescid-i Aksa’da ezanın yankısı hepsi aynı duanın farklı yankısıydı:
“Unutmayın beni…”
Kudüs’ün özgürlüğü, ümmetin dirilişidir.”
O an anladım değerli 1k sakinleri. Kudüs, sadece orada zincirlenmiş değil, bizde de esir.
Kudüs özgür değilse, biz de değiliz.
Kudüs ağlıyorsa, bizim de içimizde bir çocuk ağlıyor demektir.