Basımı ancak 1900 lü yılları bulan ve basıldıktan sonra edebiyata “sadizm” kelimesini kazandıran, “Sodom’un 120 günü” kitabının yazarı Marki de Sade’nin karanlık dehlizlerine, sefahat dolu yaşamına iniyoruz. Yalnız biraz farkla, eserde Sade’nin kendinden çok ; yıllar boyunca hiç dillendirilmemiş eşi, Markiz de Sade’nin yaşantısı işleniyor.
Bu açıdan yapıt, kocasının ilk gençlik yıllarından itibaren ölçüsüz şiddet ve zevk arasında kurduğu denklem, sefil davranışlar ve sefahat düşkünlüğünün Markiz’in ruhunda açtığı derin yaraları okuyucuya göstermede başarısız sayılmaz. Sade’nin ahlaksız yaşantısı ve sadistik eğlenceleri okuyucuya +18 bir havadan biraz uzak, mümkün olduğunca yumuşatılarak anlatılıyor.
Yeniçağ Fransasının “öteki” yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren eserde, olayların gelişiminin Fransız ihtilaliyle çakışması o dönemde halkın hislerini, coşkusunu dar bir alanda da olsa okuyucuya aktarmış. Sade’nin Fransız ihtilalinin başlangıç yeri olan Bastille hapishanesinde kaldığı dönemde yazdığı Sodom’un 120 gününün 12 metrelik bir kağıda yazılması ve Fransız ihtilalinin en ateşli günlerinde bir isyancının eline düşerek üç kuşak boyunca ,ta ki 1900 lere kadar başarıyla saklanması gibi bilgiler hoşa gidebilecek detaylar arasında.
**Yazarın aksine Markiz’de güçlü bir kadından çok hayatında bir şeye körü körüne bağlanmak isteyen “fazla iyilik” hali buldum. Yüzyıllardır geleneklerin kadınlar üzerinde direttiği ahlaki genel kuralların erkekler için sayılmaması durumu burada da kendini gösteriyor. Kitap “sonsuz bağışlanma var mıdır?” “Bir kadının sevgi,bağışlama ve anlayışında sınır nedir?” Gibi soruları içinde barındırıyorken , Markiz de Sade gibi birinin bile vefakarlık sınırlarını çizebilmesiyle son buluyor. Belki de her kadının, bu denli